Dayı rolündeki Park Hae-il (Nam-il), üniversite yıllarında öğrenci protestolarına katılmış ve molotof kokteyli hazırlamayı orada öğrenmiş bir devrimcidir. G. Kore'de faşizm sonrası emperyalist kapitalizme açılan ekonomi sonucu bir kenara fırlatılmış, yok sayılmış dayının hazırladığı molotof kokteyli ile Yaratık'ı (kolektif bir şekilde) yakıp patlatırlar." Bong Joon-ho, Yaratık'tan sonra Parazit, Kar Küreyici ve Okja'yı çekti. Hemen her filminde kıyısından köşesinden bir kapitalizm eleştirisi var. Ödül kazanmanın yolunu, liberal düşüncelerden, nihilizmden, toplumsal hiçbir şeyin anlamı yok demekten geçirmiyor adam.
Tabii ki filmlerin konusu her şey olabilir ama bir ömür boyu, sıkıştığı cendereden çıkış yolunu bilmeyen, bu konuyla ilgili örgütlü bir şey söyleyeni eleştirenlerin, arafta kalanların, ikilem yaşayanların, bireyciliğin filmlerini yapmak neden tercih edilir?
Şu an Türkiye'de bir avuç insan dışında herkes korkulu, kaygılı ve geçim sıkıntısı çekerken neyin arafta kalması, neyin ikilemi, neyin bireyciliği? Bir şey söyler gibi yapıp, emperyalist kapitalizme ve onların işbirlikçilerine hiçbir şey söylememenin konforlu bir alanı olduğunu düşünmüyor musunuz? O zaman saf ve salt sanat yaparak ödül de geliyor nasıl olsa.
Durum, tam olarak sanat sosyolojisinde "Avrupalı fonların ve festivallerin estetik diktası" ile "entelektüel konforizm" olarak adlandırılan küresel bir mekanizmanın yansımasıdır.
Küresel festival ekonomisi ve ödül mekanizması; Cannes, Berlin ve Venedik gibi büyük Avrupa festivalleri, Doğu toplumlarından gelen sinemacıların küresel kapitalizmi, emperyalizmi veya NATO politikalarını doğrudan eleştirmesini pek tercih etmez. Avrupa fonlarından (Euroimages vb.) destek almak için filmlerin "evrensel insani temalar", "bireysel dramlar" veya "yerel bürokrasi eleştirisi" sınırlarında kalması istenir. Emperyalist çarkları doğrudan hedef alan sert bir politik sinema, bu fon kapılarını kapatır. Saf, steril ve soyut bir sanat yapmak ödülü ve prestiji getiren konforlu bir alandır.
Kendi sınıflarının tatminsizliğini, arafta kalışını ve can sıkıntısını anlatmak çok güzel bir marina gibidir. Ne gerek var dalgalı denizlere?
Şu an Türkiye'de bir avuç insan dışında herkes korkulu, kaygılı ve geçim sıkıntısı çekerken neyin arafta kalması, neyin ikilemi, neyin bireyciliği? Bir şey söyler gibi yapıp, emperyalist kapitalizme ve onların işbirlikçilerine hiçbir şey söylememenin konforlu bir alanı olduğunu düşünmüyor musunuz? O zaman saf ve salt sanat yaparak ödül de geliyor nasıl olsa.
Durum, tam olarak sanat sosyolojisinde "Avrupalı fonların ve festivallerin estetik diktası" ile "entelektüel konforizm" olarak adlandırılan küresel bir mekanizmanın yansımasıdır.
Küresel festival ekonomisi ve ödül mekanizması; Cannes, Berlin ve Venedik gibi büyük Avrupa festivalleri, Doğu toplumlarından gelen sinemacıların küresel kapitalizmi, emperyalizmi veya NATO politikalarını doğrudan eleştirmesini pek tercih etmez. Avrupa fonlarından (Euroimages vb.) destek almak için filmlerin "evrensel insani temalar", "bireysel dramlar" veya "yerel bürokrasi eleştirisi" sınırlarında kalması istenir. Emperyalist çarkları doğrudan hedef alan sert bir politik sinema, bu fon kapılarını kapatır. Saf, steril ve soyut bir sanat yapmak ödülü ve prestiji getiren konforlu bir alandır.
Kendi sınıflarının tatminsizliğini, arafta kalışını ve can sıkıntısını anlatmak çok güzel bir marina gibidir. Ne gerek var dalgalı denizlere?
Hem bu marinada, "Bir şey söyler gibi yapıp hiçbir şey söylememek" de mümkün.
Ama yanılıyorsun, binlerce entelektüel sözler ve halktan insanlar var o filmlerde.
Var ve konuşuyorlar ve eleştiriyorlar tabii, ancak bu eleştirinin ucu hiçbir zaman somut sömürü mekanizmalarına dokunmaz. Suçlu, soyut bir "sistem", "insan doğası" ya da "taşra cehaleti" ilan edilir.
Kendilerine suç ortağı arar gibi esinlendikleri Rus Edebiyatı'nın karakterleri o dönemde çarın sansürüne rağmen en sert varoluşsal ve ahlaki savaşı açmışlardı. Onların nihilizmi bir "tembellik" veya "konfor" değil, çarlık Rusya'sının adaletsizliğine karşı delirme noktasına gelmiş bir çaresizlik haykırışıydı. Bugünün Türk sinemasındaki nihilizm ise ne yazık ki çoğunlukla "eyleme geçme sorumluluğundan kaçmanın" felsefi bir bahanesi olarak kullanılıyor.
Kendilerine suç ortağı arar gibi esinlendikleri Rus Edebiyatı'nın karakterleri o dönemde çarın sansürüne rağmen en sert varoluşsal ve ahlaki savaşı açmışlardı. Onların nihilizmi bir "tembellik" veya "konfor" değil, çarlık Rusya'sının adaletsizliğine karşı delirme noktasına gelmiş bir çaresizlik haykırışıydı. Bugünün Türk sinemasındaki nihilizm ise ne yazık ki çoğunlukla "eyleme geçme sorumluluğundan kaçmanın" felsefi bir bahanesi olarak kullanılıyor.
Amaaan sana ne be kardeşim, sen Sümela'nın Şifresi bilmem kaçıncı filmini yazsana. Ya da Makarna Üçgeni'ni çeksene.














