Yılmaz Okumuş
29 Temmuz 2026 Çarşamba
Laz Marks Emice'den Biremen Mizikacilari
Biremen Mızıkacilar'i biliysunuz; eşek, köpek, kedi ve horoz üst üste çikup bağirarak, hirsuzlari korkutup kaçurur. Ama bizum ulkemuzde hirsuzlar bağiriy, biz kaçayrık. Artık ust uste mi çikaruk, yan yana mi gelıruk bilemem. Ben uste çikacum, yok ben altta durmam zamani değildur.
Birdie num num!
- Evet canım, Hitchcock'un Kuşlar filminde başroldeydim. Kalsana bu akşam bende, filmlerden filan konuşuruz.
Faşizmi, Hitler'in badem bıyığından ibaret zannetme, bizzat sermayenin içinde var.
Almanya Hristiyan Demokrat Birliği (CDU) Partisi, Hitler'in en büyük rakiplerinden biri olan ve toplama kampında öldürülen Almanya Komünist Partisi Başkanı Ernst Thälmann anısına Berlin'e dikilen Thälmann anıtının, Rusya'nın Ukrayna işgali sebebiyle yıkılmasını istiyor.
28 Temmuz 2026 Salı
Ebeveynler, dikkatli olun. Chucky bebeğin psikolojisi bozulmasın!
Elinde bıçakla saldırmak üzere olan Chucky bebeği sakın durdurmayın. Özgüveni kırılmasın. Bıçaklanan kişinin yarası iyileşir ama ya Chucky bebek örselenirse? Bunu kim tamir edecek.
Laz Marks Emice'den polemikler ve özeleştiriler!
* Patapat Suleyman "5 dane gredi gartım var" diye hava atay. Akıl salataluk deyil ki kırup vereyim. La gredi karti dedığın nedu, veresiye defterinin elegtironik hali. Eskiden veresiye yazduracak olan kişi, herkes çiktuktan sora bakkala girerdi. Utanur, çekinurdi. Şimdi bankalar buni dudükliy diye kasıliy.
* Devrimun önindeki en beyuk engel Oflilardır! Biliysınız, polemiğe girup da fiyonk takmaduğum kimsayi daha tarih yazmamiştur. Ama bu bizım Oflilar içın geçerli değildır. Ofli'ya laf anlatana kadar iki dane hamsiyi devrimci yaparum daha iyi.
* Bu bizum uşaklarda küçücuk bir sınıf bilinci yok. Yillardır anlatiyrum, “Bir araya gelırsanuz hakkunuzi yedurmezsunuz” ama nafile. Lelipop İhsan vardur, Tirabizon limaninda çalışiy. Bua, “La sen proletersın” dedım, 3 ay benlan konişmadi. Artuk ne anladiysa kot kafali.
* “Bir İngiliz, bir Alman ve bir Laz trende gidiymiş…” diye başliyan bi süri fikra dinlemişsunuzdur. Fakat fikra bittukten sonra bu insanlar ne yapayler diye hiç duşundunuz mi? Bizım İdris 1,5 yıldır işsuz. Fıkrada bile boğaz tokluğina oynay ama Alman’un oni kiskanduğuni zannediy.
* Bu bizum uşaklarda küçücuk bir sınıf bilinci yok. Yillardır anlatiyrum, “Bir araya gelırsanuz hakkunuzi yedurmezsunuz” ama nafile. Lelipop İhsan vardur, Tirabizon limaninda çalışiy. Bua, “La sen proletersın” dedım, 3 ay benlan konişmadi. Artuk ne anladiysa kot kafali.
* “Bir İngiliz, bir Alman ve bir Laz trende gidiymiş…” diye başliyan bi süri fikra dinlemişsunuzdur. Fakat fikra bittukten sonra bu insanlar ne yapayler diye hiç duşundunuz mi? Bizım İdris 1,5 yıldır işsuz. Fıkrada bile boğaz tokluğina oynay ama Alman’un oni kiskanduğuni zannediy.
27 Temmuz 2026 Pazartesi
26 Temmuz 2026 Pazar
Bong Joon-ho, Yaratık, Makarna Üçgeni... falan filan!
"Amerikan ordusunun bir kaç sene önce gizlice boşalttığı kimyasal atıklar, nehirde korkunç bir yaratığın üremesine neden olmuştur. Şehrin başına bela olan bu yaratığa kimse bir şey yapamamaktadır. Yaratık ile ilgili bir gerçek daha fark edilir. Hükümet Yaratık'ın insanlara bir virüs bulaştırdığından şüphelenmektedir.
Dayı rolündeki Park Hae-il (Nam-il), üniversite yıllarında öğrenci protestolarına katılmış ve molotof kokteyli hazırlamayı orada öğrenmiş bir devrimcidir. G. Kore'de faşizm sonrası emperyalist kapitalizme açılan ekonomi sonucu bir kenara fırlatılmış, yok sayılmış dayının hazırladığı molotof kokteyli ile Yaratık'ı (kolektif bir şekilde) yakıp patlatırlar."
Dayı rolündeki Park Hae-il (Nam-il), üniversite yıllarında öğrenci protestolarına katılmış ve molotof kokteyli hazırlamayı orada öğrenmiş bir devrimcidir. G. Kore'de faşizm sonrası emperyalist kapitalizme açılan ekonomi sonucu bir kenara fırlatılmış, yok sayılmış dayının hazırladığı molotof kokteyli ile Yaratık'ı (kolektif bir şekilde) yakıp patlatırlar."
Bong Joon-ho, Yaratık'tan sonra Parazit, Kar Küreyici ve Okja'yı çekti. Hemen her filminde kıyısından köşesinden bir kapitalizm eleştirisi var. Ödül kazanmanın yolunu, liberal düşüncelerden, nihilizmden geçirmiyor, “toplumsal olan sürü psikolojisidir, yaşasın bireysellik” demiyor adam.
Tabii ki filmlerin konusu her şey olabilir ama bir ömür boyu, sıkıştığı cendereden çıkış yolunu bilmeyen, bu konuyla ilgili örgütlü bir şey söyleyeni eleştirenlerin, arafta kalanların, ikilem yaşayanların, bireyciliğin filmlerini yapmak neden tercih edilir?
Şu an Türkiye'de bir avuç insan dışında herkes korkulu, kaygılı ve geçim sıkıntısı çekerken neyin arafta kalması, neyin ikilemi, neyin bireyciliği? Bir şey söyler gibi yapıp, emperyalist kapitalizme ve onların işbirlikçilerine hiçbir şey söylememenin konforlu bir alanı olduğunu düşünmüyor musunuz? O zaman saf ve salt sanat yaparak ödül de geliyor nasıl olsa.
Durum, tam olarak sanat sosyolojisinde "Avrupalı fonların ve festivallerin estetik diktası" ile "entelektüel konforizm" olarak adlandırılan küresel bir mekanizmanın yansımasıdır.
Küresel festival ekonomisi ve ödül mekanizması; Cannes, Berlin ve Venedik gibi büyük Avrupa festivalleri, Doğu toplumlarından gelen sinemacıların küresel kapitalizmi, emperyalizmi veya NATO politikalarını doğrudan eleştirmesini pek tercih etmez. Avrupa fonlarından (Euroimages vb.) destek almak için filmlerin "evrensel insani temalar", "bireysel dramlar" veya "yerel bürokrasi eleştirisi" sınırlarında kalması istenir. Emperyalist çarkları doğrudan hedef alan sert bir politik sinema, bu fon kapılarını kapatır. Saf, steril ve soyut bir sanat yapmak ödülü ve prestiji getiren konforlu bir alandır.
Kendi sınıflarının tatminsizliğini, arafta kalışını ve can sıkıntısını anlatmak çok güzel bir marina gibidir. Ne gerek var dalgalı denizlere?
Şu an Türkiye'de bir avuç insan dışında herkes korkulu, kaygılı ve geçim sıkıntısı çekerken neyin arafta kalması, neyin ikilemi, neyin bireyciliği? Bir şey söyler gibi yapıp, emperyalist kapitalizme ve onların işbirlikçilerine hiçbir şey söylememenin konforlu bir alanı olduğunu düşünmüyor musunuz? O zaman saf ve salt sanat yaparak ödül de geliyor nasıl olsa.
Durum, tam olarak sanat sosyolojisinde "Avrupalı fonların ve festivallerin estetik diktası" ile "entelektüel konforizm" olarak adlandırılan küresel bir mekanizmanın yansımasıdır.
Küresel festival ekonomisi ve ödül mekanizması; Cannes, Berlin ve Venedik gibi büyük Avrupa festivalleri, Doğu toplumlarından gelen sinemacıların küresel kapitalizmi, emperyalizmi veya NATO politikalarını doğrudan eleştirmesini pek tercih etmez. Avrupa fonlarından (Euroimages vb.) destek almak için filmlerin "evrensel insani temalar", "bireysel dramlar" veya "yerel bürokrasi eleştirisi" sınırlarında kalması istenir. Emperyalist çarkları doğrudan hedef alan sert bir politik sinema, bu fon kapılarını kapatır. Saf, steril ve soyut bir sanat yapmak ödülü ve prestiji getiren konforlu bir alandır.
Kendi sınıflarının tatminsizliğini, arafta kalışını ve can sıkıntısını anlatmak çok güzel bir marina gibidir. Ne gerek var dalgalı denizlere?
Hem bu marinada, "Bir şey söyler gibi yapıp hiçbir şey söylememek" de mümkün.
"Ama yanılıyorsun, binlerce entelektüel sözler ve halktan insanlar var o filmlerde."
Var ve konuşuyorlar ve eleştiriyorlar tabii, ancak bu eleştirinin ucu hiçbir zaman somut sömürü mekanizmalarına dokunmaz. Suçlu, soyut bir "sistem", "insan doğası" ya da "taşra cehaleti" ilan edilir.
Kendilerine suç ortağı arar gibi esinlendikleri Rus Edebiyatı'nın karakterleri o dönemde çarın sansürüne rağmen en sert varoluşsal ve ahlaki savaşı açmışlardı. Onların nihilizmi bir "tembellik" veya "konfor" değil, çarlık Rusya'sının adaletsizliğine karşı delirme noktasına gelmiş bir çaresizlik haykırışıydı. Bugünün Türk sinemasındaki nihilizm ise ne yazık ki çoğunlukla "eyleme geçme sorumluluğundan kaçmanın" felsefi bir bahanesi olarak kullanılıyor.
Kendilerine suç ortağı arar gibi esinlendikleri Rus Edebiyatı'nın karakterleri o dönemde çarın sansürüne rağmen en sert varoluşsal ve ahlaki savaşı açmışlardı. Onların nihilizmi bir "tembellik" veya "konfor" değil, çarlık Rusya'sının adaletsizliğine karşı delirme noktasına gelmiş bir çaresizlik haykırışıydı. Bugünün Türk sinemasındaki nihilizm ise ne yazık ki çoğunlukla "eyleme geçme sorumluluğundan kaçmanın" felsefi bir bahanesi olarak kullanılıyor.
Amaaan sana ne be kardeşim, sen gidip sulu, sarı, yoz Sümela'nın Şifresi bilmem kaçıncı filmini yazsana. Ya da Makarna Üçgeni'ni çeksene.
(Bu bölümü yazıya sonradan ekledim.) Birilerinden tarihin çöp tenekesini boylayacak şeylerin karşısında olmasını, öyle romanlar, şiirler, senaryolar yazmasını, karikatürler çizmesini, filmler çekmesini isteyemezsiniz. Onu yazan, çizen ve çeken insan zaten odur; bir hayat yaşamıştır ve o kişi olmuştur. Artık o, Said Rustayi'dir, Ken Loach'tur, Yılmaz Güney'dir, Masaki Kobayaşi'dir, Sica'dır, Chapline'dir vs vs. Bunlara da "Yahu azıcık da kişisel şeyler yapın, hep sınıfsal bir göndermede mi bulunacaksınız?" denemeyeceği gibi diğer insanlara da "Muhalif ve sosyalist olsanıza!" diyemeyiz. Ha ne olur, tarih yargılar. Tıpkı (aslında Kurosava'yı çok sevmeme rağmen) Masaki Kobayaşi'nin, Kurosava'dan dan daha eli maşalı oluşunu kavradığımda hissettiğim duygu gibi.
Kobayashi, Kurosawa'ya kıyasla ABD emperyalizmine, Japon toplumunun yapısal sorunlarına, militarizme ve otoriteye karşı çok daha ödün vermez, sert ve marksist / sınıfsal bir çerçeveden yaklaşır. (Bir ayrı yazı da bu konuyla yazmak üzere...)
25 Temmuz 2026 Cumartesi
Sayōnara, dōshiyo.
Japon Kızıl Ordusu militanı Kozo Okamoto Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’yle birlikte 1972’de Tel Aviv’de havalimanına düzenlenen saldırıyı gerçekleştirmişti. Filistin direnişinin “Japon Ahmed” unvanını verdiği Okamoto dün 78 yaşında Lübnan’da yaşamını yitirdi. (sol Haber)
Sokaklarda, karton evde yaşayan ve önümüzdeki kışı çıkaracağı meçhul olan Billy'e, Elon Musk ve Jeff Bezos'tan daha çok sermayeyi savunduran sistemdir, kapitalizm.
ABD Başkanı Donald Trump geçenlerde yaptığı konuşmada, 'Komünizm, Amerikan özgürlüğü için ölümcül bir tehdittir. Ülkemizin karşı karşıya olduğu en büyük tehdit budur." demişti. Son zamanlarda Trump ve avanesi sıkça "Öldü bitti" denilen komünizm tehlikesinden bahsediyor. Bu katil sürüsü, Amerikan toplumundaki giderek artan ekonomik kutuplaşmayı, yoksullaşma hissini ve büyüyen sınıfsal öfkeyi ölçüyorlar ve bunu kendi siyasi hedefleri doğrultusunda yönlendirmeye çalışıyorlar.
ABD'de son yıllarda artan enflasyon, konut krizi ve alım gücü kaybı, geniş kitlelerde sistemin kendilerine çalışmadığı duygusunu (sınıfsal öfkeyi) büyütmüştür.
Gerçek ekonomik yapısal sorunların (gelir adaletsizliği, tekelleşme) yarattığı bu öfke, doğrudan "komünizm" gibi dışsal veya ideolojik bir düşmana yönlendirilerek sistem içi bir panzehir olarak kullanmaya çalışmaktadırlar.
Sol, artan bu yoksullaşmayı zenginlerden daha fazla vergi alınması, ücretsiz sağlık hizmeti ve güçlü sosyal devlet politikaları ile çözüm önerirken sağ ise (Trump ve ekibi), bu talepleri "komünizm tehlikesi" olarak görmektedir.
Ekonomik çöküşün sorumlusu olarak büyük devleti, küresel elitleri, Çin'i ve göçmenleri göstererek sağ-popülist bir hat inşa etmektedir.
Sınıfsal öfke eğer doğru yönetilmezse mevcut kapitalist sisteme veya elitlerin tamamına yönelebilir; "komünizm tehlikesi" söylemi, bu öfkeyi kontrol edilebilir ideolojik bir kalıba dökmeye yaramaktadır. Yani, kapitalistler şunu demiş oluyor, "Komünizm ölmedi yüreğimde yaşıyoooor! Uygarlık savaşında bayrağı o taşıyor!"
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




















