29 Mart 2016 Salı

Oğuz Aral ne der?

Geçenlerde bir kanal müdürüne şöyle derken buldum kendimi; "Bir şey yazarken omzumun üstünden Oğuz Aral bakıyormuş ve birazdan yazdığım şey hakkında beğenip beğenmediğini söyleyecekmiş gibi hissediyorum hala..."
Meramım, Oğuz Aral'ın bendeki etkisini anlatmaktı tabi. Yoksa bir 'Büyük Birader'lik durumu söz konusu değil.
Direkt bir şey demez, ya bıyığını burar, ya uzun bacaklarını birbirine dolar, ya bir sigara daha yakar. Ki yanmış sigarası varken yeni bir sigara yakmışlığı da vardır. Biz anlarız onun ne demek istediğini.
Tursun'un İskelesi köşesini önerdiğimde (sevinmişti ama belli etmiyordu, büyük bir ihtimalle liseli bir veletin .ötü kalkmasın diye düşünüyordu), "Bunun devamını getirebilecek misin Okumuş?" demişti.
Twitter'da bir arkadaşımız, esprisini benim bulduğum ve büyük ustanın çizdiği bir Gırgır kapağını paylaşmış.
Benim unutmama imkan ve ihtimal yok, hep sol omzumdan bakıyor zaten. İstedim ki bu vesileyle sizinle birlikte anayım büyük ustayı... 

Otomatik Portakal: Johan Cruyff

Özellikle bordo - mavi Barcelona formalı fotoğrafını aradım. Yıl 1974. Çayeli'nde televizyon yayınlarını 'paket yayın'la izliyoruz. Trabzon verici istasyonundan, haftanın 3 günü yayın yapılan dönem yani. 1974 Dünya Kupası başlamış, sadece 3 günde hangi maçı seyredebiliriz ki? O da ne, bizim antenleri biraz daha kuzeye çevirince SSCB (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) üzerinden her maçı seyrediyormuşuz meğer. Filmlerin önünde yayınlanan reklamlardan, gazetelerin spor sayfalarından ve spor dergilerinden aklımda kalan Brezilya diye bir cambazlar takımı ve onun başcambazı Pele var. Asıl onlar seyredilmeli çünkü futbolu bir başka oynuyorlar. Fakat maçları seyretmeye başlayınca öğrendim ki Pele 1974'e katılmamış. Brezilya da hiç anlatılan Brezilya gibi değil. Hemen elendiler zaten. Ama bir takım vardı daha önce hiç bahsedilmeyen; Portakallar...
Mahalle aralarında 'Ben Peleyim, ben Rivelino'yum, ben Tostao'yum" dediğimiz ama "Ben Kıroyf'um, ben Renzenbirik'im, ben Netzer'im" demediğimiz yıllar. Çocuk aklımla hemen çarpılmıştım bu çelimsiz adama ve oynadığı takıma...
Çocuğuz, her şeyi bir sirk estetiğiyle beğeniyoruz; eğlenceli, büyüleyici değilse ne yapayım onu? Bana ne kakalak, makine nizamındaki Almanya'dan, İtalya'dan... Hala aynı düşünüyorum o ayrı.
(En acımasız insan bile 'içimdeki büyümeyen çocuk' geyiği yapar. İçimdeki bir türlü büyümeyen çocuk güzellemesi yapmayacağım ama hala beceriksiz, ticaretten anlamayan, gazoz kapağını önemseyen Fırat'la - Avanak Avni karışımı salak çocuk tarafından yönetildiğim için kim sirk kıvamındaysa onu tutuyorum. Ve kaybediyorum tabii.)
İkinci maçlarında büyülenmiş ve Brezilya'dan boşalan yere 'portakallar'ı, Pele'den boşalan yere Cruyff'u koymuştum.
Sanki bir sistemleri yokmuş gibi herkes her yere koşturuyordu. O zamanlar Ömer Üründül de maçlarda yorumcu olmadığı için sahada neler olup bitiyor anlamıyoruz tabi.
Kaotik bir şey gibi ama hep aynı kaotikliği tutturabildikleri için de sanat eseri gibiydi Hollanda Milli Takımı. Şimdi o döneme bir isim koysam; Otomatik portakallar derdim...
Sonra yıllar yılları kovaladı... Cruyff gitti, benim neredeyse Trabzonspor kadar sevdiğim Barcelona'da oynadı. Sonra Barcelona'nın teknik direktörü oldu ve bir daha bileği kolay kolay bükülmeyecek sistemin tohumlarını attı.
Beyaz İspanyol'lara ve büyük reisleri Franco'ya inat bir Katalan gibi yaşadı. Oğlunun adını, Katalanların koruyucusu Aziz Jordi'nin adından esinlenerek Jordi koydu.
Sigara mı futbol mu, sorusuna, 'sigara' diyebilecek kadar serkeş, soyunma odasında dua eden futbolculara hayret edip, bir tane kazananın olacağı karşılaşmada neden dua ederler ki, (tanrı hanginizi tutsun, daha çok dua edeni mi) diye soracak kadar sofistike bir abimizdi.
Onun kadar bir de Maradona ve Messi'yi sevdim.
Tot ziens Cruyff... En azından ben seni hiç unutmayacağım.

23 Mart 2016 Çarşamba

Çocuk mu dediniz?

Sen de bu kapitalist üretim ilişkilerinin içine doğmadın mı kardeşim? 
Sende de bizim bünyeden yok mu? Kalp, kas, sinir sistemi vs vs... 
Peki, ne yedin ne içtin de dünyanın öteki ucundaki çocukları kendi çocukların gibi yakın bilip, onlara böyle içten gülebildin? 
Arjantin'de doğ, Venezuella halk hareketlerine katıl, oradan Küba'ya geç ve devrimde aktif rol oyna... Yetmedi, Latin Amerika'da ve Afrika'daki gerilla hareketlerini örgütlemeye yardımcı ol. 
Yani ömrü yetse gelip bize de bir el atacakmış. 
Sosyalist insanı ve onun ahlakını, kapitalist üretim ilişkileri dünya üzerinden el etek çektikten sonra gerçekleşecek bir şey olarak algılardım. Ama bu dünya üzerinden Che Guevara gibi bir 'ruh disiplini' geçtiğine göre, aslında o kadar da uzak değil. (Vakıf ve çocuk tartışmaları üzerine, yeniden... 2011) 

Evli Ve Zavallı geliyor!

Tiyatronun çivisini çıkarmaya, hayatında bir kez bile tiyatroya gitmemiş insanları salonlara çekmeye, "Bir kere seyrettim ama sen gidersen bir daha gelirim" dedirtmeye geliyor!.. Mayıs'ın ilk haftası gala... Sonra tüm Türkiye ve Avrupa seferleri başlayacak. 

22 Mart 2016 Salı

Special Thanks: Zarrab, Zencani ve Diğerleri

Yali Kiraathanesi'nde otururken Netceğuk Hasan, "Laz Marks Emice hayde kalkalum" dedi. "Noliy la!.." dedum. E, dedi, film bitiy. Reza'dan sora jenerik akmaya başlar.

17 Mart 2016 Perşembe

Bu Hasan'i netceğuk boyle?

Yali Kiraathanesi'nde oturmiş çayumi içerken Netceğuk Hasan yanuma geldi. Laz Marks Emice, dedi, "Salih Dursun'un heykelini tikelum ama gendisi da heykelun içinde olsun"

Dani Alves "Bir sağbekten 'çok solbek' sözler"

Barcelona'lı Dani Alves, "Meşhur olmanın keyifli bir şey olmadığını" söyledi. "Herkesin elinde telefon var. Kimse birbiriyle konuşmuyor. Herkes sosyal medyadan birbirleriyle görüşüyor. Yüz yüze konuşma bitmiş." diyen Dani Alves, "Bugünün dünyasında hayal kırıklıkları da daha çok oluyor. Neden herkes para, güç, şöhret için kavga ediyor, anlayamıyorum. Birisinin bunları durdurması ve 'Şöhret bir bok değil' demesi lazım. Daha fazla para, size daha büyük problemler getiriyor." ifadelerini kullandı. Alves, "Herkes istiyor, istiyor, istiyor. Ellerindeki varlıklara rağmen kendilerini umutsuz hissediyorlar. Para şeytani bir şey. Size elbette bir şeyler kazandırıyor ama mutluluk değil." diyerek tespitlerini sürdüren Brezilyalı yıldız, "Ben futbol oynuyorum, siz gazetecisiniz, siz fotoğrafçı ama hepimiz insanız. Etiketler, işler, zenginlik, ünlü olmak, fakirlik... Beni çok param olduğu için 'zengin' olarak adlandırabilirsiniz ama bu tamamen kafanın içinde bir durum." diyerek sözlerini noktaladı. (Sporx)

11 Mart 2016 Cuma

Karadeniz mutfağından: Evli ve Zavallı...

Eveeet, oyunumuzun yazım aşaması bitti. Şimdi Seymen ve Pınar senaryoyu ezberlemeye başladılar. Yine bir Made in Karadeniz işiyle birlikteyiz. Yazan Rizeli, oynayanlar Trabzon ve Rizeli, sahneye koyan (Şamil Kafkas) Trabzonlu, çizen (İbrahim Sarı) Trabzonlu bir iki tane Giresunlu ve Artvinli de serpiştirdik mi doğru fırına... 14 Nisan'da servis yapmayı planlıyoruz.  

9 Mart 2016 Çarşamba

Fasulye Sinema Kulübü

Sümela'nın Şifresi Temel filminde temelleri atıldı kulübün. Çok sağlam atılmış olacak ki hala yıkılmadı. Bazen film seyretmek yerine yeyip içsek de yine kulübün ilkelerine sadık kalıyor, sinema konuşuyoruz. Beşinci yılını dolduran kulübümüzün üyeleri Serkan, Ahmet, Serdar, Ali İhsan ve Turgut abiye sevgilerimi iletirken önce 10, sonra da 25. yılımızı yine hep birlikte kutlamayı dilerim. 

6 Mart 2016 Pazar

Şige

Biraz şike ve doping, biraz iltimas ve rüşvet o benim işte...
Şikeye bulaşani TFF Paşgani yaptuğunuza göre, dopingli Asli Çagir'lan, Gamze Bulut'i da Atletizm Federasyoni Paşgani yapmanuz iktiza ediy. Yazuktur uzmeyun kizlari, verun mevkilerini.

23 Şubat 2016 Salı

Deniz Arık / Teşhir hayatlar: Selfie çocuklar, selfish ebeveynler

Geçen hafta ebeveynlerin kendi narsisistik ihtiyaçlarını karşılamak üzerine sosyal medyada çocukları vitrin olarak kullanımından bahsetmiştik. Bu hafta ise narsisizmin* son yıllarda giderek daha çok görünür olmasını sağlayan toplumsal ve siyasi boyutunu ele alacağız.
Güzel ve sevimli çocuklar tablonun bir yanı, bu vitrinin bir de mutlu aile tablosu tarafı var. En aşık çift, peri masalı bir düğün, en sevgi dolu anne, en şirin bebek, en mutlu aile… “en”lerden “en” beğenmek zorunda kalıyoruz kendimize. İçimizdeki “hiç”lerden “hiç” beğenemediğimiz için belki de..
Peki bu mutlu aile tablosu çok mu önemli? ya da neden bu kadar önemli?
Aile bu sömürgen düzenin devamı için en önemli yapıtaşlarından biri olarak kullanılıyor iktidar sahipleri tarafından. Bizim ülkemizde yoksulluğu geniş aile örtüyor. Evsiz- işsiz -aşsız kalanlar anababasının, kardeşinin yanına taşınıyor çekirdek ailesiyle. Ya da ileri yaştaysa çocuklarının yanına yerleşiyor. Erkek uzun saatlerce çalışsın, kadın çalışmasın evinde çocuk baksın, en az üç çocuk yapsınlar, piyasaya salsınlar. Bu çocuklar ucuz ucuz çalışsınlar, saldırgan askeri operasyonlarda ölenlerin yerlerini hızla doldurabilecek yeni askercikler olsunlar. “Şehit oldular, güzel öldüler, çok şahane öldüler, üzülmeyin, öbür dünyada ballı börek”
Orta üst gelir grubundakiler ise her aşamada bol bol para harcasınlar: Önce beğenilmek ve sevgili bulmak için çok güzel giyinsinler, sık sık kıyafet ve tarz değiştirsinler, bol makyaj yapsınlar, en iyi ayakkabıları seçsinler, arabaları havalı olsun; sevgililer gününde, yıldönümünde pahalı pahalı hediyeler alsınlar, en iyi yerlerde en güzel yemekleri yesinler: sevgililik ve aşk bunu gerektirir çünkü.. Söz, nişan, düğün peri masallarını aratmasın, takılar takılsın, yenilsin içilsin, her şey en iyisinden olsun; bu ideal çift en iyilerine layık çünkü..Kısa zamanda hamile kalınsın, bebek için envai çeşit neler neler hemen alınsın, “baby shower” partileri yapılsın, yığınlarca ıvır zıvır süslerle doğum odaları, bebek odaları süslensin: o muhteşem günler geceler bir daha geri gelmez, bebeğimizin her şeyi tam olsun çünkü…
Bebeğe daha doğmadan alınan 10 çeşit kıyafete doğumla birlikte daha giyemeden büyüyeceği 30 çeşit kıyafet daha hediye edilsin, altınlar takılsın; eli boş gidilmez ayıp olur çünkü… Bebeğin odasında sterilizatör, hava nemlendirici alet, kaka çöpü (bebeğin 50 tane kirli bezini biriktirip öyle atmanıza ve böylece apartman görevlinizi dumura uğratmanıza yarayan şahane icat) ve bu icada özel üretilmiş aşırı pahalı çöp poşetleri dahil her şeyi olsun; bunlar olmazsa hijyenik olmaz, bebeğimiz hastalanır çünkü…Bebeğimiz büyüyüp bir çocuk olduğunda hemen her hafta yeni bir kıyafet, yeni bir oyuncak alınsın, televizyonda gördü beğendi, bütün arkadaşlarında var, psikolojisi etkilenmesin çünkü… Büyük doğumgünü partileri yapılsın, koca koca hediyeler alınsın, gelen çocuklara ayrıca hediyeler verilsin, magnetler bastırılsın, sonra bu ıvır zıvırlar bir haftaya kalmadan çöpe atılsın. Misafirliklere hep bir hediyeyle gidilsin, etkinlik kitapları, sağ beyin geliştirici bilmemne setleri alınsın, en az üç kursa gitsin: maşallah çok akıllı, aman yaşıtlarından geri kalmasın çünkü.. Sonra özel kreşe, ardından mutlaka özel okula gitsin: bu zamanda devlet okuluna güvenilmez, geleceğini karartmayalım çünkü…
Derken derken kadın, aile ve çocuk üzerinden ne çok harcama yapılıyor, ne çok tüketiliyor, ve biz ne çok sömürülüyoruz, hiiiç ruhumuz duymadan ya da belki üç beş söylenip yine “gerekeni” yapmaya devam ederek..
Ama farkında olmadan anne babalar birer tüketiciye, o kadar emek sarf ettiğimiz çocuklarımız da birer “yatırım nesnesi”ne dönüşüyor. E bu kadar harcama yaptığımız “yatırımımızı” göstermek de hakkımız oluyor heralde… Her şeyi nesneleştiren bir sisteme hizmet ettiğimizi algılayamıyoruz.
Diğer yandan göstermek- teşhir odaklı bir günlük yaşamın içine düştük. Her şey görsel olarak sergileniyor. Artık gezerken nerelerde nasıl fotoğraf çektireceğimize facebookta ya da instagramda paylaşma hayaliyle karar verir olduk.
Bu hazza karşı koymak güç. Anında doyum sağlıyor, onlarca-yüzlerce beğenme ve paylaşım ödül gibi işlev görüyor. Önemsenmek, beğenilmek hiç bu kadar yaygın ve bu kadar kolay olmamıştı. Bir fotoğraf koyuyorsunuz, ergenliğinizde (ki narsisitik hayallerin en yoğun olduğu dönemdir) hayalini kuramayacağınız kadar, belki o zamanki okul mevcudunuz, belki mahallenizdeki toplam insan sayısı kadar kişi beğendiğini beyan ediyor. Bu nedenle çok çekici..
İnsan ve insan doğası sabit bir şey değil. İçinde yaşadığı sosyal ortam, ilişkiler, siyasi yapı, düzen yani çevre ile değişen, şekillenen bir varlık. Dolayısıyla narsisistik ihtiyaçların şiddeti, boyutu içinde yaşadığımız düzenle de değişiyor. Narsisizm çağı diyenler var bu çağa. Doğrudur da. Her şey hemen olsun istiyoruz; ertelemek, beklemek bize göre değil artık. Tüm reklamlar “çünkü sen en iyisine layıksın, çok özelsin, bunu giy hayatın bambaşka olsun, falanca takmak ayrıcalıktır” saçmalıklarıyla dolu.
Çünkü bu düzeni sürdüren ve bu düzenden kar sağlayanlar çok iyi biliyorlar: narsizmimiz okşandıkça, narsizmimize hitap edildikçe daha çok para harcıyoruz.. Harcadıkça daha çok borçlanıyoruz, borçlandıkça var olan kendi küçük düzenimizi sürdürmek için daha çok çalışıyoruz, daha az itiraz ediyoruz, daha az sorguluyoruz, daha az isyan ediyoruz. Çünkü kaybedecek çok şeyimiz var gibi oluyor. Çünkü o kaka çöpünün poşetine çok ihtiyacımız var. Çünkü yine kar hırsının zehirlediği topraklarda çocuklarımızı sağlıklı beslemek için organik gıdalara verecek paramız olması lazım. Öyle mi gerçekten?
Siz çocuklarınızı bu akıldışı, zorlama düzende yetiştirmekten bıkmadınız mı? Şunu almazsam, şuraya göndermezsem kötü anne baba olurum, çocuğumun geleceği etkilenir kaygılarıyla korkutulmaktan bıkmadınız mı?
Çocukların temiz havalarının dahi çalındığı şu günlerin öfkesi ve yavrularımızın nesneleştirilmediği sağlıklı güzel günlerin umuduyla…
http://haber.sol.org.tr/blog/dunyayi-verelim-cocuklara/deniz-arik-binbaypsikiyatrist/teshir-hayatlar-selfie-cocuklar-selfish

21 Şubat 2016 Pazar

Merkez Salih Komitesi

Mergez Hagem Gomitesi Salih Dursun'i öğumuzdeki hafta oynanacak olan Eskişehir - Bursasipor maçina atadi. E bu gada kiraluk gatilun içinde uşak tertemiz galdi tabi. Yalunuz, Cüneyit Çagır'ın yerine Salih'i UEFA'ya bildurun da Avrupa'da temsil etsun sizi. Uşak görduğuni çaliy. / Laz Marks Emice

14 Şubat 2016 Pazar

Bininci film ve Yılmaz Güney

Bir yıl içindeki bininci filmi seyrettim. Dün geceki Jiri Menzel'in 'Sıkı Gözetlenen Trenler'i ve Cafer Panahi'nin Taksi Tahran filmiyle bu rakama eriştim sanırım. Her seyrettiğim iyi filmle bir kez daha Yılmaz Güney'i sevdim, takdir ettim. Şu kendi hapishanelerimizde kendimize gardiyanlık yaptığımız ülkede adam hapishaneden iyi filmler yapabildi. Başkaları söylemiş mi bilmiyorum, bir kez daha tekrarlayayım "Sinema büyük paralar işi değil, büyük yüreklerin işidir."

Buluşmak istemeyenler için şahane mekan

             - Nerdesin?
             - Fusbodenşılafmeşınenverlayh'ın yanındayım. 
             - Nerdeee?
             - Fusbodenşılafmeşınenverlayh var ya, onun yanındayım.
             - Ne diyosun, hiç bişi anlamıyorum. Buluşmak istemiyorsan açık açık söyle.

13 Şubat 2016 Cumartesi

Sevgililer Günü

Sevgililer gününüz kutlu ve proteinli olsun. 
Sürekli yinelediğim Laz Marks Emice'nin sözüyle; "Ota boka para vermayın, sevgilunuzi dudağindan öpun yeter. Ama gredi kartina 9 taksitlan değil, peşin öpun. Yoksa vadalanursunuz." 

3 Şubat 2016 Çarşamba

Dali diyorlar bana, desinler değişemem!

Fotoğrafı internette mutlaka görmüşsünüzdür. Özellikle twitter'da çok dolaşıyor. Altına yazılan yorumlarda Salvador Dali öne çıkıyor ve kulakları çınlatılıyor. Popüler sinemayla biraz ilgilendiğim ve aylardır bine yakın nitelikli film seyrettiğim için iki cepheden de ahkam kesebilirim diye düşünüyorum; şu fotoğrafın yarattığı etkiyi yaratamayacak onbinlerce film çekildi, çekiliyor.

27 Ocak 2016 Çarşamba

Evli ve Zavallı geliyor

Evli ve Zavallı

Pınar Şenol ve Seymen Aydın

Çoooooook yakında!..

16 Aralık 2015 Çarşamba

Laz Marks Emice'den inciler

* Kapitalist sömurinun örtüsini kaldurmak lazimdur. Aslinda göti başi açuktur, ben örtiyi bizum İdris içun diyrum, biraz geç idrak ediyi.
* La kotori kafali Netceğuk Hasan, kiçikiruk bir tükkanun var diye ozel mülçiyeti ortadan kaldurma niyetumuz karşusinda dehşete kapiliysun. Varluk nedeni, halkun % 80’inun mulksuzluği olan bir mulkiyet biçumini eleşturduk diye dinozor olduk öyle mi?
* Patapat Suleyman "Benum Zippo'yi da kamulaşturacak misunuz?” diyi. He çakmaği, sigarayi alup yerine sakiz ve leblebi vereceğuk. La ebeni finans-kapital kovalasun, oni mi diyruk?

Uşağun adini ne koydun?

Kainat İbrahim epeyidur işsuz idi. Toplumsal üretime emeğiylan katilamayınca, bari uşak üreterek katilayim dedi ve bi uşak daha dünyaya geturdi. Kainat İbrahim'un bu 3. uşaği oldi, bir anlamda het-trick yapti. Neysa, bu tutturdi "Bu haftaki Tirabizonsipor - Fener maçinda Fener'e goli kim atarsa uşağa onun adini koyacağum." Ula etma İbrahim, maç sifir sifir biterse uşağa "Sifir" adını mı verecesun. Ya Fener kendi kalesine gol atarsa? Tirabizon'da bir tane Buruno Alves'un dolaşmasi ne kadar sağlukli olur! Daha da kötüsi, top hakeme çarpup Fener'un kalesine girersa kuçucuk uşağa Cuneyit Çakır mi diyeceksun? İnsan öz evladuna buni yapar mi?

10 Aralık 2015 Perşembe

43. Altun Hamsi Ödülünuzi nasi alurdunuz?

Kuçucuk burjuva sanatçisi bilinçli bir halk topluluği istemez. Vasati 40 çöplük bu güruh örgütli, bilinçli ve kaliteli şeyler tüketen bir halkun kendisine tekmeyi basup tarihun çöp tenekesine postaliyacağini bilur. Çunki o zaman bular filim çekemez, köşe yazisi yazamaz, iktidara gelemez, müzisyen olamaz, şarki söyleyemez, adalet dağitamaz. Hiçbir fuşki yiyemez. 

Evrensel kibar orospi para

Göte Faust’ta, Şekispir de Atinali Timon'da paranun özüni çok güzel açuklar.
Ben çirkinim, ama en cüzel kaduni satun alabilurum. Demek ki ben çirkin değilim, çunki çirkinluğun köti etkisi para tarafindan yok edilmiştur. Ben namussuz, vijdansuz, kafasuz bir insanim, ama para saygindur, o halde sahibi de saygindur. En basit imla kuralini bile bilmem ama Roleks’i basturdum mi en kiralina yazi yazdururum. Para imara kapali arsaya gökdelen dikturur. Hirsuzlara, milletvekilleri arasinda yer, saygi ve dokunulmazluk kazandurur. Para, insanun tüm yeteneksuzluklerini örter. İnsanı aslinda olmaduği bir şey durumina geturur: yani oni kendi karşutina dönüştürür.
Para, her şeyi karişturup değişime soktuğina göre, dünya, tüm doğal ve insanal niteliklerun karişuk olduği, yer ve görev değişturduği bir dünyadur. Paranun katalizör olduği hiçbir şey, hiçbir duygu saf ve sahici değildur. 
Sevgi kelebeği geldi hanuum
Eğer sen insan evladini insan olarak ve onun dünya ile ilişkisini de insanal bir ilişki olarak görürsen, sevgiyi ancak sevgi ile, güveni ancak güven ile değiştirebilursun. Eğer sen karşulukli sevgi uyandurmadan seversen, yani sen kenduni sevilen insan durumuna dönüştürmeyisan, senin aşkun da bir mutsuzluktur. Ondan sonra gelsun Tuna Kiremitçi, gitsun Ahmet Altan... Mikros’tan bulaşuk teliyle birlukte alduğun aşk kitabindan aşki öğrenmeye kalkarsun. Bulaşuk teliyle tencerenun, tavanun yağini, kirini çikarabilursun ama metalaşmiş ruhlarun yaği kiri ne olacak? Evrensel kibar orospi, insanlarun ve halklarun pezevengi olan para toplumsal yaşamdan, ilişkilerden el ve eteğini çekmeduği sürece uşaklar ve paçilar birbirlerini tertemiz ve karşiluksuz öpemez.

Uykusuz 432


8 Aralık 2015 Salı

Unutmayı unut

"Kimse bana unutmayı öğretemez" diyor ya Alex, Michele "Beni unut" dediğinde... Herkes kendi meşrebince bir şeyleri unutmamalı. Marketten alacağın beyaz peyniri unutursan sorun yok ama iyi bir beyaz peynirin tadını unutursan fena. İneğin yediği egzoz kokusu sinmemiş otun, otun dönüştüğü tertemiz sütün, kaymağın ve iyi bir salamurayla demlenen peynirin oluşturduğu o tadı unutmamak lazım. İsteyen bununla beraber, "özel mülkiyet belası yeryüzünden sökülüp atılmadan insan evladına huzur yok"u da unutmaz, sevdiği insanı da, çalınan kupanı da... Uzat uzatabildiğin kadar. İyi bir peynir gibi...  

1 Aralık 2015 Salı

Sokak çalgıcıları

Bu müzisyen kardeşlerimize İstanbul’un hemen her semtinde rastlayabiliriz. Taksim’de metro duraklarında... Tünel'de, İstiklal’de, Kadıköy Bahariye’de, Bakırköy’de, Beşiktaş’ta... Kim bilir Anadolu’da başka nerelerde çalıyorlar. Dilenmiyorlar... Büyük bir saygıyla ellerindeki enstrümanları çalıyorlar. Akordeon, bağlama, gitar, flüt, kanun vs. Onlarca kapı gıcırtısı sesli, Türkçe kaçkını, berbat ayıyı ve kevaşe kadını dinliyor ya da dinlemek zorunda kalıyoruz. Asıl bunları dinlemek lazım. Bir paket sigara parası da onlara verip. Çaktırmadan ama, incitmeyerek... 

Star hamuru ve Özge Gürel

Üç dört aday oyuncu arasından Serkan Acar'la birlikte Özge'yi seçtiğimizde yakın zamanda starlık mertebesine ulaşacak bir oyuncuyu da seçtiğimizi bilmiyorduk açıkçası. Bizum Hoca filmindeki Kardelen rolünün hakkını vererek oynadıktan sonra Muhteşem Yüzyıl'da, Med Cezir'de ve arkasından geniş kitlelerin onu tanıdığı Kiraz Mevsimi'nde oynamaya başladı. Bu gece Bizum Hoca Kanal D'de oynarken bir kez daha fark ettim ki rolün büyüğü küçüğü yok; aslında 4-5 sahnesi vardı filmde Özge'nin ama en akılda kalan karakterlerden birisi de o olmuş.