ÖYKÜ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ÖYKÜ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ocak 2010 Pazar

İslam ülkesi Zaire'yle Hollanda'nın maçı var

O zamanlar “camiler kubbemiz minareler süngümüz” değildi henüz.
Camileri parti teşkilatı gibi görenler türememişti, en azından benim minik kasabamda yoktu.
Yaz tatili geldiğinde daha okuldan aldığımız teşekkürün, takdirnamenin keyfini yaşamadan gideceğimiz yer belliydi; mahallenin camisi.
Emir büyük yerden, anne ve babadan. İstedikleri; 1-2 hafta camiye gidip, elif - ba ve bir iki ayet filan öğrenmemiz.
Zaten rüşvetim de hazırdı. Yasin’e kadar yükselirsem babam bana rüyalarımı süsleyen kramponlu futbol ayakkabısı alacaktı.
Mahallenin veletlerinden oluşan 10 kişilik kafile uzun ve dik bir yokuşu yürüyerek camiye gidiyorduk. Bizi tek rahatlatan önlük belasının olmayışıydı.
İmamımız Süleyman hoca, bizim deyimimizle “hocaefendimiz” yanılmıyorsam Bob Hoskins’in ikiziydi. Acayip benziyordu. Süleyman hoca çok sevimli, en az 20-30 fıkrada başrol oynamış inanılmaz neşeli bir hocaydı.
Her şey iyi güzeldi ama büyük bir derdimiz vardı. 1974 Dünya Kupası başlamış ve camiye gittiğimiz günlerde müthiş maçları kaçırıyorduk.
O gün Brezilya’nın maçı var. Top peşinde koşarken kendimize lakap taktığımız yıllar.
“Pele benim, hadi lan asıl Pele benim. Yok Rivelino benim... vs.”
Dünyadaki her çocuk gibi top cambazlarından oluşan Brezilya’nın hayranıyız.
Erkeklerden 5 kişi hem hocaefendinin söylediğini tekrarlıyoruz hem de kıvranıyoruz.
Bir saat sonra Brezilya’nın maçı başlayacak.
Ben dayanamayıp atıldım.
-Hocam, bu gün çok önemli bir maç var televizyonda.
-Eee noolmiş?
-Diyorum ki hani hep birlikte seyretsek.
-Tövbe yarabbim. Niçun seyredeceğuk?
Hocaefendiyi kafalayacağım ya aklım sıra...
-Haiti, Brezilya’yla oynuyor. Biliyorsunuz, Haiti islam ülkesidir, desteklemek lazım.
Hoca çok ilgilenmiş gibi davranıyordu.
-Öyle miii? Ee kurs da bitmek üzereydi zaten. Gidup seyredelum bari. Bir islam ülkesini mücadelesi sırasında yalnuz birakmamak lazimdur.
Karanlığa bir taş sallamıştım ve hedefi vurmuştum.
Hoca önde biz maç seyretmek isteyen 5 cami öğrencisi arkasında kasabanın kahvehanesine gidiyorduk. (Meraklısına not: O tarihte TV yayını Trabzon TV’si üzerinden, “Paket Yayın” adıyla, haftanın 3 günü yapılmaktaydı. Biz Çayeli'nde, Dünya Kupası maçlarını SSCB üzerinden seyretmekteydik.)
Ertesi gün yine camideyiz. Erkekler arasında havam binbeşyüz, hocaefendiyi amma kandırmıştım ha... Hoca dersin sonlarına doğru bana dik dik bakarak;
-Bugün de islam ülkesi Zaire’nun, Hollanda’yla maçi var uşağum... Seyretmağa gidelum mi?

16 Aralık 2009 Çarşamba

Siyaset tıkanınca (Hamsizm)

70’lerin ortası. İstanbul’da ne yaşanıyorsa biraz gecikmeli de olsa kasabamızda aynısını görebilirdiniz.
Demokratik kitle örgütleri ve sol kendini her alanda ifade etmeye başlayınca karşıtı da hemen doğmuştu.
Toplumun dönüşüm isteğiyle, onu durdurmaya çalışan legal - illegal karşı güçler arasındaki bu çatışmaya ‘sol-sağ kavgası’ demek herkesin kolayına geliyordu.
Kasaba halkı da İstanbul’daki bu sol - sağ çatışmasını gazete ve radyo haberlerinden takip etmekteydi.
Küçük kasabamızda da bir şekilde bu siyasi ayrışma gözleniyordu.
Ama burası Karadeniz, burada aşk da, kültür de, ideoloji de kendince bir değişime uğramaktaydı. Evrensel bir duygu ve düşünce, dünyada ve İstanbul’da hangi yolları izleyerek gelişme kaydettiyse Karadeniz’de sekteye uğrayıp, başka bir yoldan gelişmekteydi.
İşler giderek daha da zorlaşmaktaydı.
İstanbul’da öğrencilere bombalı saldırıların başladığı dönemler. Kelebek etkisi teorisine göre, kasabamızda da en azından grupların birbirine saldırması ve en azından birbirlerini dövmesi gerekmekteydi.
Bizim sınıftan Sabri’nin MHP’li dayıları, bizim apartmandaki Turgay’ın CHP’li ve solcu ağabeyini döveceklermiş. Sabri ortalığı yıkıyor; “Yapmayun da. O bizim Turgay’un ağabeyi. Canumuz ciğerimizdur bizum. Ailecek görüşürüz onlarla, bak dedeme söylerum sizun yaptuğunuzi.” Haydi eylem yatıyor tabi.
Bir süre sonra Ahmet’in babası Dursun amca Ülkü Ocakları’na girip çıkıyor diye yakın arkadaşım Nedim’in solcu amcaları tarafından dövülecek, planlar yapılıyor. Nedim kendini yerlere atıyor. “Dursun amcaya buni yapamazsunuz. Elini öptüğüm, kankardeşumun babasini dövdürtmem size.”
Ya da birisini pusuya düşürüp döveceklerse hemen feodal duygular baskın çıkmaktaydı. “İdris’un oğlini dövmek yakişuk almaz onlardan kiz alduk.” “Bahri dayının yüzüne nasıl bakarız, her gün tükkanindan mal alayiruz” vs. Ya da dövülecek kişiye haber uçurulmaktaydı. “O yoldan gitme. Bu gün okula gelme.”
Haydaa, ulan kasabada kimse kimseyi dövemiyor. Siyaset tıkandı. Herkes bir yerden birbirinin akrabası, canı ciğeri. Ya kız almış ya kız vermiş. Yani aile içinde bir kavga gibi algılanacak. Fakat siyasi olaylarda eylemlilik gerekir. Yoksa oturarak, çekirdek çitleterek gövde gösterisi yapamaz ve militanlarına gücünü ispatlayamazsın.
E ne yapacaklar?
Eveeet, şimdi burada Karadenizlilik devreye giriyor…
Bizim Sabri’nin dayıları Hopa'dan gelip İstanbul’a gitmekte olan yolcu otobüsünden Cumhuriyet gazetesi okuyan bir vatandaşı indirmişler. Çarşının orta yerinde herkese soruyorlar.
- Ula bu beyefendiyi taniyan var midur aranuzda?
- Yoktur… Çimdur ki?
- Kimse tanimayi buni, kimsenun akrabasi, bişeysi değildur değil mi? Eminsunuz yani!..
- Vallahi hiç biryerden çikaramaduk Kemal ağabey...
- Tamam o zaman!.. Girişun ula!..
- Komonizler Moskova’ya!..
Nihayet kasabada kimsenin maraza çıkarmayacağı bir kurban bulunmuştu da siyasi bir eylem gerçekleşmişti.

Politikleşmiş köfteler

Yıl 70’lerin başı... 6 bin nüfuslu küçük kasabamızdan sıksan 2 bin tane oy çıkmaz... Ama bütün siyasi liderler ne yapıp edip seçim gezilerinde bizim kasabaya da uğruyorlardı. Süleyman Demirel’i, Bülent Ecevit’i, Necmettin Erbakan’ı, Alparslan Türkeş’i, Turhan Feyzioğlu’nu, Ferruh Bozbeyli’yi küçük yaşta tanımamın nedeni budur.
Bazen büyük şehirlerde bile miting yapmayan bu liderler minicik Çayeli’ne niye uğruyorlardı? Bizim verdiğimiz 1 oy, 5 tane yerine mi geçiyordu? Yooo!..
Bu arada bir şeyi fark ettim, liderler mutlaka Hüsrev Köfte Salonu’na uğruyorlar.
Seçim dönemi dışında bile büyük iş adamları, gazeteciler, askeri erkan, Cumhurbaşkanı, Başbakan, ünlü sanatçılar, futbolcular gelip burada yemek yerlerdi.
Vay uyanık siyasetçiler vaaay, dertleri Çayeli halkına seslenmek değil, o mis gibi köfteden tıkınmak ve dünyada eşi benzeri olmayan kuru fasulyeden lüplenmek.
Geçerken de “Size seslenmeye geldim değerli Çayelililer, beni seçerseniz yaş çay alım fiyatını Amerikan Dolarına eşitleyeceğim...” diye kıtır atıyorlardı bize.
Küçük çocuğum ama o kadar da sazan değilim. Bütün parti bayraklarından birkaç tane biriktirdim. Banka müdürünün oğlu Sezgin’le birlikte Hüsrev Köfte Salonu’nun önüne gidip kamp kuruyoruz. İçeride kim var, Demirel mi? Başlıyoruz Adalet Partisi bayrağını sallamaya... Demirel dışarıda bayrak sallayan bacak kadar sevimli çocukları görünce gülümsüyor tabi. “Alın bağalım içeri çocukları.” Biz hemen hazır kıta içeri dalıp, şap şup elini öpüyoruz. “Aç mısınız çocuklar?” Kikirdiyoruz... Hemen köfte servisi ve bir güzel tıkınıyoruz.
Ertesi gün, Ecevit geliyormuş. Hoop lokantanın önündeyiz ve CHP bayrakları sallıyoruz. Ecevit, “Karaoğlan” diye bağırmamızdan çok duygulanıyor. “Çağırın gelsin çocuklar.” “Akgünlere, Karaoğlan gelecek dertler bitecek” diye diye 1,5 köfte, iki sütlacı mideye indiriyoruz.
Bu arada kaşar politikacılar gibi partilerin seçim programlarını takip eder olduk.
Yarın Milli Selamet Partisi’nin mitingi var. Gelsin MSP bayrakları.
Erbakan da bu kadar küçük mümin veletleri görünce kayıtsız kalamıyor tabi. Biz yine yan masada karnımızı parti teşkilatının kasasından doyuruyoruz. Yalnız salondaki garsonlar bizim siyasi oportünistliğimize uyanmaya başladılar.
-Ula siz her gün parti mi değiştureyisunuz?
Bu hikayenin sonu nasıl mı bitti?
O gün iki miting birden vardı. Sabah Cumhuriyetçi Güven Partisi’nin, öğleden sonra da Demokrat Parti’nin. Hem Feyzioğlu hem de Bozbeyli bizimle çok ilgilendi, yanaklarımızı sıktı. Ve rüşvetimiz olan köfteleri lüplendik. Fakat mideler minik tabi. Bir günde iki tane mitingi ve 4 porsiyon köfteyi kaldıramadı. Mide fesadına uğramıştık. Sezgin’le birlikte kusuyorduk…
Midem yediğim siyasi köftelerden o kadar bulanmıştı ki, o gün bu gündür hiçbir partiye oy vermedim.

28 Kasım 2009 Cumartesi

Komutan tatmin olmayi

12 Eylül'ün ilk zamanları. Hatırlayanlarınız vardır, bir silah affı çıkmıştı. Ruhsatsız silahları devlete teslim edenler hakkında, eğer o silah bir olaya karışmamışsa soruşturma açılmayacaktı.
Böylece hem halkın elindeki silahlar herhangi bir çatışma olmadan ellerinden alınacaktı, hem de devlete bedava silah kazandırılıyordu.
Bu işle görevli subaylar, il il, ilçe ilçe, köy köy dolaşıp silah topluyorlardı.
Karadeniz'de bir dağ köyüne görevli bir yüzbaşı gelir ve doğruca muhtarın yanına çıkar. Yeni çıkan bu yasayı muhtara anlatır ve köy ahalisinin bütün silahları köy meydanına getirmesini ister. Silahlarını kendi kendine getirenlerin bir soruşturmaya tabi tutulmayacağını da ilave eder.
Hatta, köylülerin rahat davranabilmeleri için, "Hemen köyü terk edeceğini, iki saat sonra döneceğini, böylece kimlerin meydana silah bıraktığını görmeyeceğini" söyler.
Yüzbaşı söz verdiği gibi, iki saat sonra dönmek üzere köyü terk eder.
Yüzbaşı tekrar köye döndüğünde, köy meydanına toplanmış olan silahları görür ama Karadeniz insanını tanıdığından bu sayı ona çok az gelir ve muhtara şöyle der:
- Bak muhtar ... Ben de, sen de biliyoruz ki; bu köyden çok daha fazla silah çıkar. Şimdi gidiyorum, döndüğümde bu köydeki bütün silahları meydanda göreceğim.
Komutan gider.
Muhtar gene ahaliyi köy meydanına toplar;
- Ula uşaklar, komutan datmin olmayı. Birer tane daha geturecekmişuk.

30 Ekim 2009 Cuma

Benim sinemalarım

O zamanlar açık hava sineması yeni kurulmuştu Çayeli’nde...
Büyük bir patırtı kopuyordu, sinemanın açılışı belediye başkanı tarafından yapılacak ve ilk gösterim bedava olacaktı.
Neyse, bütün Çayeli doluştuk sinemaya... Sinema bize iki beden küçük geliyor. Sanki belediye bedava film yardımı yapıyor. Her taraf salkım saçak insan dolu.
Boş Beşik filmi oynuyor. Sanırım Fatma Girik ve Tugay Toksöz var başrollerde.
Filmin ilk gösteriminden hiçbir şey anlamadım...
Daha doğrusu benle birlikte sinemadakiler de bir şey anlamadı.
Sinemacı Sali abi üstü açık yazlık sinemada gündüz vakti film oynatmıştı...
"Yazlık sinemada gündüz film oynatılır mı?" demeyin. Burası Çayeli.
“Ula hani filum, bizumle dalga mi geçeyisun?” diye boşu boşuna makinist Eşref’i dövdüler.
Olur böyle hatalar canım, daha sonra İrlandalı Kız, Baba, Raj Kapor, Arkadaş gibi filmleri İstanbul sinemalarıyla aynı anda da oynatan yine Sali abiydi. Ama gece tabi.

5 Ağustos 2009 Çarşamba

Aç kapıyı Rasim Abi

Yer Maltepe Radyosu...
Bunu anlatan mizah yazarı arkadaşım Mevlut Uludağ, Maltepe’deki yerel bir radyo olduğunu söylüyor... Bundan daha yereli herhalde koyunları otlatan çobanın kaval yayınıdır.
Radyoda gece programı yapan eleman canlı yayına bir telefon bağlantısı alıyor.
“Alo iyi akşamlar!”
“İyi akşamlar”
“Nereden arıyorsunuz?”
“Kapıdan arıyorum Rasim abi, kapıyı aç”
Birkaç saniye ölüm sessizliği.
“Pardon anlayamadım.”
“Rasim abi, benim ben Tahsin, çıkarken anahtarı içerde unuttum abi. Kapıyı bi açsana...
Senin yarım ekmeğe kaşarını aldım abi.”
Rasim abi dumur durumunda tabi.
Arayan radyonun ofisboyu Tahsin... Zili çalıp duruyor ama Rasim abiye duyuramıyor.
Cep telefonuyla canlı yayına bağlanıp derdini anlatıyor.
Rasim abinin karizma çizik yeşil zeytin gibi olmuş artık, hemen bir şarkı koyup yayına devam
ederken büyük bir ihtimalle aşağı inip ofisboy Tahsin’e bir kafa geçirmiştir. Ya da bir daha unutmasın diye anahtarı yedirmeye çalışmıştır.

Renkli Yumurtalar

İlkokul 3. sınıftayken bir teneffüs sırasında tanıştım renkli yumurtayla.
Çok katı pişirdiği yumurtaları, sarı - kırmızı gibi göz alıcı renklere boyamıştı satıcı Şaban.
O güne kadar en değişik yiyecek olarak leblebi tozunu gördüğümüz için renkli yumurtaların karşısında çakılıp kalmıştık.
Aslında bildiğimiz yumurtaydı ama böyle rengarenk görünce uzay gemisi görmüş gibi etkilenmiştik.
-Tavuk mu böyle yumurtlamış?
-Olur mu lan, Galatasaraylı mı tavuk? Niye sarı kırmızı yumurtlasın ki?
-Yumurta kaç para Şaban abi?
-50 kuruş.
-50 kuruş mu? Yumurtanın tanesi 5 kuruş değil mi? Hadi 5’de boyası badanası olsun. 50 kuruş ne oluyor?
3. sınıf öğrencisiyiz ama matematikten de çakıyoruz az biraz yani. Şaban renkli yumurtaları doğalgaz gibi kakalamak istiyordu bize.
İki adım atıp evimize gitsek annelerimiz bize taptaze yumurtaları istediğimiz kıvamda pişirecek ama yok, olmaaaz. Veletlik değil mi, büyülenmiş gibi renkli yumurtalara bakıyoruz. Fakat Şaban, renkli yumurta konusunda kartel olduğunun bilincindeydi ve 50 kuruştan bir kuruş aşağı inmiyordu.
Gel de nefsine söz geçir. Sezgin’le kafaya koyduk, bu yumurtalardan yiyeceğiz. Yememiz lazım.
Artık ilahi bir tesadüf müydü neydi, Şaban ıkınıp sıkınmaya başladı. Sıkışmıştı ve tuvalete gitmesi gerekiyordu. Şaban alelacele yanımızdan uzaklaşırken yalvaran gözlerle bağırdı,
- Tezgaha göz kulak olun uşaklar!..
- Oluruz ama biz birazdan gideceğiz Şaban abi.
Şaban köşeyi döndü ve gözden kayboldu.
Hemen harekete geçtik. Görevimiz Tehlike’deki ajanlardan bile daha organize ve hızlı davranıyorduk. İkişer ikişer tokuşturup kabukları kırıyor ve tek parça halinde soyup hızla içindeki yumurtaları yiyorduk.
Tahminim 8 kırmızı, 9 tane de sarı yumurtayı mideye indirmiştik ki bunun normal yumurtadan hiçbir farkı olmadığını anladık.
Kapitalizm böyle bir şey işte; eşşeği rengarenk ambalajlayıp, tüketim duygunu azdırıyor ve sana yeni bir eşekmiş gibi kakalıyordu.
Olay mahallinde ipucu bırakmamak için kabukları duvarın arkasındaki çay fidanlarının altına attık. Tam kaçacakken Şaban gelmişti. Tezgahın üzerinde 1 - 2 tane yumurta kalmıştı.
- Ula yumurtalarum nereyedur?
- Bilmiyoruz Şaban abi...
- Nasi bilmeyisunuz ula? Sizden başka kimse yok ha buraya...
Bilmiyoruz, yok siz çaldunuz vs. derken etraf kalabalıklaşmıştı.
Bu arada biz kıvranmaya başlamıştık. Bir tencere dolusu renkli yumurta etkisini göstermeye başlamıştı.
Gözlerimiz büyüyordu sanki.
Ben sarıya Sezgin kırmızıya doğru hafif hafif renk değiştirmeye başlamıştık.
Millet bize ecinni görmüş gibi bakıyordu.
Bismillahirahmanirrahim!.. Uy uşaklar bukalemun cibi renk değiştureyi...
Neyse, durumu anlayıp bizi kusturdular.
O gün bugündür, “Yumurtan nasıl olsun?” dendiğinde gözlerim büyür, bayılacak gibi olurum.
Hep Şaban’ın yüzünden.

3 Ağustos 2009 Pazartesi

Komutan tatmin olmayi...


12 Eylül'ün ilk zamanları. Hatırlayanlarınız vardır; bir silah affı çıkmıştı. Ellerinde bulunan ruhsatsız silahları devlete teslim edenler hakkında, o silah bir olaya karışmamışsa soruşturma açılmayacaktı. Böylece hem halkın elindeki silahlar herhangi bir kötü olaya sebep olmadan ellerinden alınacaktı, hem de devlete bedava silah kazandırılacaktı. Bu işle görevli subaylar, il il, ilçe ilçe, köy köy dolaşıp; silah topluyorlardı.
Karadeniz'de bir dağ köyüne bir yüzbaşı gelir ve doğruca muhtarın yanına çıkar. Yeni çıkan bu yasayı muhtara anlatır ve köy ahalisinin bütün silahlarını köy meydanına getirmesini ister. Silahlarını kendi kendine getirenlerin bir soruşturmaya tabi tutulmayacağını da ilave eder. Hatta, köylülerin rahat davranabilmeleri için, şu anda köyü terk edeceğini, iki saat sonra döneceğini, böylece kimlerin meydana silah bıraktığını görmeyeceğini söyler. Yüzbaşı söz verdiği gibi, iki saat sonra dönmek üzere köyü terk eder. Yüzbaşı tekrar köye döndüğünde, köy meydanına toplanmış olan silahları görür ama Karadeniz insanını tanıdığından bu sayı ona çok az gelir ve muhtara şöyle der:
- Bak, muhtar… Ben de, sen de biliyoruz ki; bu köyden çok daha fazla silah çıkar. Şimdi gidiyorum; döndüğümde köydeki bütün silahları meydanda göreceğim.
Komutan gider. Muhtar ahaliyi gene meydana toplar:
- Ula uşaklar, komutan datmin olmayi. Birer dene daha geturecekmişuz.

2 Ağustos 2009 Pazar

Wolfgang Amadeus Windows Vista


Bilgisayar icat oldu müzik bozuldu
40 tane saz üstadıyla stüdyoya girmek eskide kaldı artık. Şimdi bir tane bilgisayar her şeyi yapıyor. Yakın gelecekte Mozart’ın yerini Windows Vista alacak. Çünkü her türlü müzik aletinin sesi bilgisayara programlanmış. Ne sesi istiyorsan istediğini biçimde karşında.
Düşünün; Ali Sami Yen Stadı’nda Windows Vista Konseri veriliyor.
Sahada 20 bin genç sahnedeki bilgisayarı izliyor. Genç rocker kızlar üstünü başını parçalıyor, sütyenlerini bilgisayara fırlatıp, “Windoowsss, Windoooowss!..” diye bağırarak feryat ediyorlar.
Sahnedeki bilmem kaç ramli, şu kadar küsür mgb’lık bilgisayara dokunmak için insanlar birbirini çiğniyor.
Bu sırada pabucu dama atılan Tarkan ve Kenan Doğulu kendilerini ses tellerinden asarak intihar ediyor.
Bilgisayarla yapılan müzikten arabeskimizin devleri de nasibini alacak tabii ki...
Gülhane Halk Konserleri veriliyor. Gülhane tıklım tıklım dolu.
Sahnedeki bilgisayarın kolonlarından müthiş acılı bir ses ve müzik yükseliyor.
- Eğer benüüüm olmaaaazsaaanğ kendimi dee seniii deeeğ öldürüürüüümğ!..
Millet bilgisayara bakıp gözleri yaşlı bir şekilde kendilerini jiletliyor.
- Windows Babaaaaaağğ!.. Ölürüz senin için Windoooows Babaaaaa!..
Haydaaa daha düne kadar uğrunda öldükleri Müslüm ve Ferdi Baba gitmiş, Windows Baba gelmiş.
Teknolojinin köylerimize kadar girdiğini düşünürsek “Aşık atışmaları” da windows’laşacaktır mutlaka...
Aşağı Pötürge Köyü’nün meydanındayız.
Yukarı Pötürge ve Aşağı Pötürge sakinleri köy meydanında toplanmış, pür dikkat iki tane bilgisayara bakıyor. Bilgisayarlar atışıp duruyor.
Aldı sözü Yukarı Pötürge’nin bilgisayarı;
- Aneeey, işlemcime laf etme madara olursuuun,
hardiskine bi korum oturursuuuun...
Yukarı Pötürgeliler bilgisayarları... pardon aşıklarına gururla bakarak kikir kikir gülmekte.
Aldı sözü Aşağı Pötürge’nin bilgisayarı;
- Aneeeeey, ram’ın kadar konuş len toplama bilgisayar,
Bi virüs yollarım pc’nin ayarı kayar...

1 Ağustos 2009 Cumartesi

Bahşişi önceden vereceksin


Bizim bi Cevat vardı... Devasa bişeydi ama Minik Cevat derdik ona...
Minik Cevat eğlenceye, eğlence hayatına düşkündü. Eğlence mekanlarını
iyi tanırdı ve bu konuda geliştirdiği fikirleri vardı. Cevat’ın teorisi şöyleydi;
“Bir eğlence mekanına girdiğinde bahşişi önce vericen. İş işten geçtikten
sonra bahşiş vermenin bir anlamı yok.”
Minik Cevat’la ocakbaşına gittiğimizde hemen kebapçının eline üç beş
kuruş sıkıştırırdı, bizim şişler erken gelsin diye...
Tuvalete, garsona, marketin çırağına, bavulumuzu taşıyacak olan komiye
vs. vs. herkese önceden bahşişi verirdi ki işini en baştan iyi yapsın.
E bunun sonu yok ki, Minik Cevat iyice kırmıştı kafayı... Bir gün bununla
uçağa bindik. Daha el bagajlarımızı yerleştirmeden bu soluğu doğru pilot
kabininde aldı. Ulan dur yapma etme... Görevliler, hostesler araya girer...
-Aaa!. N’apacan pilot kabininde, Usame Bin Ladin’in adamı mısın ayol?
-Ya yok be hanımefendi kaptan pilot abimi bi görücem.
Al takke ver külah Cevat pilot kabinine girdi.
Kaptan pilota hemen bi 50’lik toka edip,
-Aman hocam, sen bilirsin işini... Türbülanslara dikkat et, sarsmadan indir...

1974 Dünya Kupası

O zamanlar “camiler kubbemiz, minareler süngümüz” değildi henüz.
Camileri parti teşkilatı gibi görenler türememişti, en azından benim minik kasabamda yoktu.
Yaz tatili geldiğinde daha okuldan aldığımız teşekkürün, takdirnamenin keyfini yaşayamadan gideceğimiz yer belliydi; mahallenin camisi.
Emir büyük yerden, anne ve babadan. İstedikleri; 1-2 hafta camiye gidip, elif - ba ve bir iki ayet filan öğrenmemiz.
Zaten rüşvetim de hazırdı. Yasin’e kadar yükselirsem babam bana rüyalarımı süsleyen kramponlu futbol ayakkabısı alacaktı.
Mahallenin veletlerinden oluşan 10 kişilik kafile uzun ve dik bir yokuşu yürüyerek camiye gidiyorduk. Bizi tek rahatlatan önlük belasının olmayışıydı.
İmamımız Süleyman hoca, bizim deyimimizle “hocaefendimiz” yanılmıyorsam Bob Hoskins’in ikiziydi. Acayip benziyordu. Süleyman hoca çok sevimli, en az 20-30 fıkrada başrol oynamış inanılmaz neşeli bir hocaydı.
Her şey iyi güzeldi ama büyük bir derdimiz vardı. 1974 Dünya Kupası başlamış ve camiye gittiğimiz günlerde müthiş maçları kaçırıyorduk.
O gün Brezilya’nın maçı var. Top peşinde koşarken kendimize lakap taktığımız yıllar.
“Pele benim, hadi lan asıl Pele benim. Yok Rivelino benim... vs.”
Dünyadaki her çocuk gibi top cambazlarından oluşan Brezilya’nın hayranıyız.
Erkeklerden 5 kişi hem hocaefendinin söylediğini tekrarlıyoruz hem de kıvranıyoruz.
Bir saat sonra Brezilya’nın maçı başlayacak.
Ben dayanamayıp atıldım.
-Hocam, bu gün çok önemli bir maç var televizyonda.
-Eee noolmiş?
-Diyorum ki hani hep birlikte seyretsek.
-Tövbe yarabbim. Niçun seyredeceğuk?
Hocaefendiyi kafalayacağım ya aklım sıra...
-Haiti, Brezilya’yla oynuyor. Biliyorsunuz, Haiti islam ülkesidir, desteklemek lazım.
Hoca çok ilgilenmiş gibi davranıyordu.
-Öyle miii? Ee kurs da bitmek üzereydi zaten. Gidup seyredelum bari. Bir islam ülkesini mücadelesi sırasında yalnuz birakmamak lazimdur.
Karanlığa bir taş sallamıştım ve hedefi vurmuştum.
Hoca önde biz maç seyretmek isteyen 5 cami öğrencisi arkasında kasabanın kahvehanesine gidiyorduk. (Meraklısına not: O tarihte TV yayını Trabzon TV’si üzerinden, “Paket Yayın” olarak, haftanın 3 günü yapılmaktaydı. Maçları SSCB üzerinden seyretmekteydik.)
Ertesi gün yine camideyiz. Erkekler arasında havam binbeşyüz, hocaefendiyi amma kandırmıştım ha... Hoca dersin sonlarına doğru bana dik dik bakarak;
-Bugün de islam ülkesi Zaire’nun, Hollanda’yla maçi var uşağum... Seyretmağa gidelum mi?

Deniz Gezmiş denizin üstünde geziyor


Babam, dayım, amcam kasabadaki herkes harıl harıl gazete okuyor, radyo dinliyordu... Çok ciddiydiler. Bu, “Demirel seçildi mi, Nihat Erim kabineyi kurdu mu?” gibi daha önce ilgilendikleri şeylere benzemiyordu. Bütün konuşmalardan aklımda kalan tek şey Deniz Gezmiş’ti. Yakalanamıyordu...
Kimdi? Niye yakalamaya çalışıyorlardı? Ne yapmıştı?
- Baba niye Deniz Gezmiş’i arıyorlar?
- Kanuna aykırı işler yapmış oğlum…
O yaşta babama, “Kanunlara uygun devrim olmaz ki zaten baba.” diyemiyorum tabi.
Aradan epey bir zaman geçmişti. Türkiye gündeminde Deniz Gezmiş’in yakalanamaması vardı. Koskoca devlet ve polisleri nasıl yakalayamıyordu Deniz Gezmiş’i?
Gökyüzündeki bulutları Allah’a benzettiğimiz yaşlar. Mahalle arasında diğer veletlerle konuşuyoruz. Herkesin ailesinin ideolojik yapısı o çocuk ağızlarımıza yansıyordu.
-Devleti yıkacakmış, babam öyle diyor.
-Grayder mi lan bu? Nasıl yıkar koskoca devleti…
-Türkiye şey olsun diyormuş... Neydi lan?
-Tam bağımsız!.. Adil ağabeyimden duydum...
Herkes karınca kararınca bir yorum yapıyordu. Benim başım kel mi?
-Niye yakalanmıyor biliyor musunuz? Deniz Gezmiş denizin üzerinde yürüyor da ondan.
-Atma lan, denizin üzerinde yürünür mü?
-O yürüyormuş işte. O yüzden adı Deniz Gezmiş. Polis peşinden gidemiyormuş. Gitse bile hemen batıyormuş.
Yalanıma diğer çocuklar inanmıştı ama, ben hala kendi yalanımı hazmedememiştim.
- Denizin üstünde mi yürüyor?
Denizin üzerinde günlerce “bir salise bile olsa” ayakta durmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Tamam, yüzebiliyordum ama yürümek mümkün değildi!..
Deniz Gezmiş yakalanmıştı... Otoriteye karşı çıkan, biraz sıradışı konuşan herkese “anarşist” (terörist anlamında kullanıyor) diyen dayım bile kalakalmıştı. Kötü bir şey diyemiyordu Deniz Gezmiş hakkında.
“Türkiye’nin bağımsızlığından başka bir şey istemedim. Ve bu sebeple Amerikan emperyalizmine ve işbirlikçilerine karşı mücadele verdik. Bundan dolayı da ölümden korkmuyoruz. Ve ben 24 yaşındayken kendimi Türkiye’nin bağımsızlığına armağan etmekten onur duyuyorum. Bu bağımsızlık düşüncesini mezara kadar götüreceğiz. Amerikan emperyalizmine ortaklık edenler ulusumuza ihanet etmişlerdir. Emperyalizme karşı mücadele suç değildir. Asıl suç, emperyalizm ve ortaklarının sömürüsüdür.”
Şimdi çorak, üzerine ölü toprağı serpilmiş ülkemizde çocukları meraklandıracak, heyecanlandıracak (medyanın ite kaka yarattığı boktan kahramanlar dışında) kimse yok…
Herkes aslında Deniz Gezmiş ama haberi mi yok?

31 Temmuz 2009 Cuma

Benim sinemalarım



O zamanlar açık hava sineması yeni kurulmuştu Çayeli’nde...
Büyük bir patırtı kopuyordu, sinemanın açılışı belediye başkanı tarafından yapılacak ve ilk gösterim bedava olacaktı.
Neyse, bütün Çayeli doluştuk sinemaya... Sinema bize iki beden küçük geliyor. Sanki belediye bedava film yardımı yapıyor. Her taraf salkım saçak insan dolu.
Boş Beşik filmi oynuyor. Sanırım Fatma Girik ve Tugay Toksöz var başrollerde.
Filmin ilk gösteriminden hiçbir şey anlamadım...
Daha doğrusu benle birlikte sinemadakiler de bir şey anlamadı.
Sinemacı Sali abi üstü açık yazlık sinemada gündüz vakti film oynatmıştı...
"Yazlık sinemada gündüz film oynatılır mı?" demeyin. Burası Çayeli.
“Ula hani filum, bizumle dalga mi geçeyisun?” diye boşu boşuna makinist Eşref’i dövdüler.
Olur böyle hatalar canım, daha sonra İrlandalı Kız, Baba, Raj Kapor, Arkadaş gibi filmleri İstanbul sinemalarıyla aynı anda da oynatan yine Sali abiydi. Ama gece tabi.

30 Temmuz 2009 Perşembe

Fantom

Sene 1974... Kıbrıs çıkarması yeni yapılmıştı... Türk askeri adadaydı ve tüm yurtta
bir kampanya başlamıştı. Halk, kendi aralarında topladığı bağışlarla ordusuna fantom
savaş uçakları alacaktı.
Para bağışlayanların isimleri, Çayeli Belediyesi’nin hoparlörlerinden tüm kasabaya anons
edilmekteydi. “Bu cün ordumuza fantom almak içun bağişta bulunanlar; mütayit Cemal
Baştürk 20 lira, kebapçi Sami Boyayan 10 lira, püfeci Ethem Semerci 15 lira...”
Para bağışlayan kişiyi tanıyanlar alkışı basıyordu. Gerçi tanımayanlar bile alkışlıyordu
ama, tanıdıklarını bir başka alkışlıyorlardı.
Okulun bahçesinde top oynuyoruz ama aklım anons edilen isimlerde. Nasıl imreniyordum
anlatamam. Kafaya takmıştım; ben de adımı belediyenin hoparlöründe okutacaktım.
Fantomla ne yapılır, başka halkların başına kaç megaton bomba atılır, nah şu kadar
anladığım yaşlar değil tabi.
Ne yapıp edip bir para denkleştirip bu kampanyaya katılacaktım. Üzerimdeki ancak gazoz
içebileceğim 25 kuruşla gidip bağışta bulunmaya kalksam hemen kovarlardı, bunu biliyordum.
Bir şeyler yapmam, sermayeyi üçe, dörde katlamam lazımdı. Bir kaç gün okul harçlıklarını
biriktirdim, gazoz filan içmedim. Takviye olarak da dayımın ceketinden bozuk paraları yürüttüm.
Tipitip sakızları yeni çıkmıştı. Sakızın içinde Tipitip karakterinin maceraları vardı.
2 lirayla bakkaldan bir kutu Tipitip aldım. Deli gibi gezinip sakız satmaya çalışıyordum.
-Tipitiiiip geldiiii, haydi, hem gül hem çiğne!.. Baktım kimse ilgilenmiyor hemen bombayı patlattım.
-Tipitip Karadenizliymiş. Bizum buralıymış... Burnuna bakın anlarsınız…
Bizim coğrafya hemşericiliğe düşkündür. ‘Tipitip Rizeliymiş’ asparagasım bomba etkisi yaratmıştı.
Rizeli Tipitip’leri tutturabildiğim fiyata satıp, parayı ikiye üçe katladım.
Normalde neredeyse bir aylık gazoz param olan 5 lirayı götürüp ellerimle belediyedeki
amcalara verdim. Adamların acayip sempatisini toplamıştım. İlk defa bacak kadar bir
çocuk Fantom kampanyasına katılıyor ve para bağışında bulunuyordu.
Parayı verdikten sonra vııın, doğru kasabanın en işlek caddesindeki çay bahçesine.
Bütün mahalleliyi, akrabayı, eş ve dostu teyakkuza geçirmiştim. Ama kalabalık
vıdı vıdı konuşuyor.
-Ya bi susun n’olur. Abilerim amcalarım, birazdan adımı anons edecekler.
Yarım saat oldu tık yok. Tekrar belediye binasına...
- Amca benim adım ne oldu?
- Evladım yüzlerce adam var, sana birazdan sıra gelecek.
Dışarda o muhteşem anı bekliyorum... Birden, “Bu cün ordumuza fantom almak için
bağişta bulunanlar, kahveci Recep Kamer 100 lira, Yılmaz Okumuş 5 lira, bankaci Mehmet
Soykan 50 lira...” Bir an bayılacakmışım gibi hissettim. Yer, altımdan çekilir gibi oldu.
Bağırarak koşuyordum, “Demin anons edilen Yılmaz Okumuş var ya, o benim...”
Gerçi önümde ve arkamda anons edilen zengin lavuklar 50 ve 100 liralık bağışlarla benim
minik 5 liramın havasını kaçırmışlardı ama olsun...
Babam, eşe dosta, “Bizim çocuk ordunun Fantom kampanyasına yardımda bulunmuş” diye
çaktırmadan hava atıyordu.
Gece uyuyamamıştım. Kasabada adım Fantom Yılmaz’a çıkmıştı.
Pekiiii, sonra ne mi oldu? Birkaç yıl sonra yani İstanbul’a taşındık.
Ver elini Kabataş Erkek Lisesi...
Bir ay içinde kısa dönem solculuk kurslarını bitirip savaşa hayır saflarına katılmıştım.
Sonradan Fantom’a karşı çıkacağımı ne biliyim? Çocukluk işte.
Ya da solculuk işte...

İthal dayak


70’lerin ortası. İstanbul’da ne yaşanıyorsa biraz gecikmeli de olsa kasabamızda aynısını görebilirdiniz. Demokratik kitle örgütleri ve sol kendini her alanda ifade etmeye başlayınca karşıtı da hemen doğmuştu. Toplumun dönüşüm isteğiyle onu durdurmaya çalışan legal - illegal karşı güçler arasındaki bu çatışmaya kısaca sol-sağ kavgası demek herkesin kolayına geliyordu. Kasaba halkı da İstanbul’daki bu sol - sağ çatışmasını gazete ve radyo haberlerinden takip etmekteydi.
Küçük kasabamızda da bir şekilde bu siyasi ayrışma gözleniyordu. Ama burası Karadeniz, burada aşk da, kültür de, ideoloji de kendince bir değişime uğramaktaydı. Evrensel bir duygu ve düşünce, dünyada ve İstanbul’da hangi yolları izleyerek gelişme kaydettiyse Karadeniz’de sekteye uğrayıp, başka bir yoldan gelişmekteydi.
İşler giderek daha da zorlaşmaktaydı. İstanbul’da öğrencilere bombalı saldırıların başladığı dönemler. Kelebek etkisi teorisine göre, kasabamızda da grupların birbirine saldırması, en azından birbirlerini dövmesi gerekmekteydi.
Bizim sınıftan Sabri’nin MHP’li dayıları, bizim apartmandaki Turgay’ın CHP’li ve solcu ağabeyini döveceklermiş. Sabri ortalığı yıkıyor; “Yapmayun da. O bizim Turgay’un ağabeyi. Canumuz ciğerimizdur bizum. Ailecek görüşürüz onlarla, bak dedeme söylerum sizun yaptuğunuzi.” Haydi eylem yatıyor tabi.
Bir süre sonra Ahmet’in babası Dursun amca Ülkü Ocakları’na girip çıkıyor diye yakın arkadaşım Nedim’in solcu amcaları tarafından dövülecek, planlar yapılıyor. Nedim kendini yerlere atıyor. “Dursun amcaya buni yapamazsunuz. Elini öptüğüm, kankardeşumun babasini dövdürtmem size.”
Ya da birisini pusuya düşürüp döveceklerse hemen feodal duygular baskın çıkmaktaydı. “İdris’un oğlini dövmek yakişuk almaz onlardan kiz alduk.” “Bahri dayının yüzüne nasıl bakarız, her gün tükkanindan mal alayiruz” vs. Ya da dövülecek kişiye haber uçurulmaktaydı. “O yoldan gitme. Bu gün okula gelme.”
Haydaa, ulan kasabada kimse kimseyi dövemiyor. Siyaset tıkandı. Herkes bir yerden birbirinin akrabası, canı ciğeri. Ya kız almış ya kız vermiş. Yani aile içinde bir kavga gibi algılanacak. Fakat siyasi olaylarda eylemlilik gerekir. Yoksa oturarak, çekirdek çitleterek gövde gösterisi yapamaz ve militanlarına gücünü ispatlayamazsın. E ne yapacaklar? Eveeet, şimdi burada Karadenizlilik devreye giriyor…
Bizim Sabri’nin dayıları Artvin’den gelip İstanbul’a gitmekte olan yolcu otobüsünden Cumhuriyet gazetesi okuyan bir vatandaşı indirmişler. Çarşının orta yerinde herkese soruyorlar.
- Ula bu beyefendiyi taniyan var midur aranuzda?
- Yoktur… Çimdur ki?
- Kimse tanimayi buni, kimsenun akrabasi, bişeysi değildur değil mi? Eminsunuz yani!..
- Vallahi hiç biryerden çikaramaduk Kemal ağabey...
- Tamam o zaman!.. Girişun ula!..
- Komonizler Moskova’ya!..
Nihayet kasabada kimsenin maraza çıkarmayacağı bir kurban bulunmuştu da siyasi bir eylem gerçekleşmişti.

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Endonezya'nın ve benim doğal zenginliklerim


Ne zaman Endonezya'nın, G.Afrika'nın, Kenya'nın ismini duysam içim bir tuhaf olur, ürperir.
Bu ülkelerdeki siyah ırka yapılan baskılara, yoksulluğa ve açlığa her insan gibi ben de üzülüyorum ama beni asıl ürperten; nam-ı diğer Mercek Saniye Hanım'ın coğrafya derslerinden kalan anılarımdı.
Coğrafyadan sınıf geçebilmek için; Endonezya'nın yeraltı ve yerüstü zenginliklerini, topraklarındaki solucan ve karınca sayısını eksiksiz bilmemiz gerekiyordu.
Bir solucan eksik yazınca o soruyu yapamamış sayılıyorduk.
Yazılılardan sonra yaptığımız, "Hocam ben Kenya'daki bütün büyükbaş hayvan sayısını tam yazmıştım ama, niye 2 verdiniz?.." gibi itirazlarımız Saniye Hanım tarafından, "Hayvanların bağırsaklarındaki tenyaları eksik yazmışsın evladım!.." şeklinde geri çevirilirdi.
Coğrafya kabusumuz olmuştu.
Diğer sınıflardaki arkadaşlarımız her normal liseli gibi matematik, fizik ve kimya'dan inlerken bizim 1-E sınıfı öğrencileri o güzelim İstanbul Boğazı'na bakarak Hutiler'le Tutsiler'i, G. Afrika'daki maden ocaklarını ve Bangladeş'in muson iklimini görüyordu. (Çok şanssız kuşaktık çook...)
Oysa her şey ne güzel başlamıştı.
Kabataş Erkek Lisesi’ndeki ilk günlerimizde, Saniye Hanım'ın ileri derecede miyop olduğunu öğrenip rahatlamıştık.
Üst sınıflardaki kıdemli ağabeylerimiz Saniye Hanım'ın bir metre önünü bile göremediğini, lakabının da "mercek" olduğunu söyledikten sonra coğrafya dersi bizim için çantada keklik olmuştu...
Kısacası çatır çatır kopya çekecektik...
Coğrafya derslerinde sınıfın şamatacı tayfasıyla arka sıralarda toplanıp, Galatasaraylı Gökmen'in topu altıpastan kale yerine Mithatpaşa Stadı'nın dışındaki köfte ekmekçilere atışını filan konuşuyorduk... (O zamanlar Maraton, Şansal Büyüka, Erman Toroğlu ve bilgisayarlı analizler filan yoktu... Kendi işimizi kendimiz görüyorduk, çok şanssız kuşaktık çook...)
Ben daha da ileri gidip coğrafya derslerinde, Gırgır Mizah Dergisi'nin "Çiçeği Burnundakiler" sayfasına karikatür çiziyordum.
Hatta bir keresinde Saniye Hanım yanıma gelip, çizdiğim karikatürü göstererek, "Aferim evladım, bu tuttuğun notlar yazılıda çok işine yarayacak" demişti. Sanırım çizdiğim karikatürü Ürgüp Peribacaları zannetmişti.
Bu hayati mesajı alamamış, Saniye Hanım'ım sınıfa muhtıra vermesini beklemiştik.
(O zamanlar muhtıralar havada uçuşurdu... Bkz. 12 Mart, 12 Eylül vs... Çok şanssız kuşaktık çook...)
Yazılı günü gelip çatmıştı.
Coğrafya kitabını açıp, kitabın yazarından basıldığı matbaaya kadar sular seller gibi kopya çekmiştik.
Saniye Hanım Meksika'nın yüzölçümünü sormuşsa, Meksika'nın komşusu Honduras'ın ve El Salvador'un yüzölçümünü de yazıyordum bonus olarak. Fazla mal göz çıkarmaz...
Saniye Hanım Filipinler'in bitki örtüsünü sormuşsa, civardaki bütün ülkelerin bitki örtüsünü de yazıyordum.
Politikacılarımız ülkenin 10 yıl sonrasını ne kadar görüyorsa, Saniye hanım da 1 metre ilerisini o kadar görüyordu nasılolsa...
6 sayfa dolusu cevap yazdığım için, Ortaköy'de okey oynamaya içim rahat gitmiştim. (O zamanlar Ortaköy'de kumpirciler, barlar, Best Model Of Turkey podyumlarından fırlamış fıstık gibi kızlar yoktu... Çok şanssız kuşaktık çook..)
Mutlu günlerimiz kısa sürdü tabii...
Saniye Hanım yazılı sonuçlarını kitlesel olarak okuyordu.
"Baycan, Hakan, Hayrettin, İsmail, Hüseyin, İzzet, Kemal, Namık Kemal, Nihat, Osman, Tamer ve Ahmet’e kadar hepiniz biiiiiiiiir... Ünsal’dan Sinan’a kadar ikiiiii...”
Hepimiz, okulun bahçesindeki büyük Kabataşlı Ömer Seyfettin heykeli gibi donup kalmıştık.
Şoku atlatıp, aldığı nota itiraz eden herkes Saniye Hanım'dan aynı cevabı alıyordu; "Kitapta yazılan değil, benim derste anlattıklarım önemlidir."
Saniye Hanım not defterine bakıp, birden, "Yılmaz kim?" diye sorunca içimi inanılmaz bir sevinç kapladı.
Yılmaz bendim ve 6 sayfa dolusu ıvır zıvır cevap yazmıştım.
Sınıf dökülmüş olabilirdi ama ben yıldızlı 10'uma kavuşuyordum galiba.
İdam edilmek üzere olan mahkumu, valinin emriyle son anda kurtaracak olan görevlinin sesi gibi gelmişti bu ses...
Sevinçle ayağa kalktım ama gelecekteki mesleğim belirlenmiş olarak oturdum yerime.
"Evladım sen yazmayı bu kadar çok sevdiğine göre yazar olacaksın galiba. 6 sayfa dolusu hikaye yazacağına, birkaç satırla doğru cevapları yazman yeterliydi. Otur biiir." (O zamanki hocalar çok ileri görüşlüydü çoook...)
Neydi bu yeterli cevaplar?
Biz arka sıralarda oturup şamata yaparken Saniye Hanım kitap dışı olarak neler anlatıyordu acaba?
Bir sonraki coğrafya dersinde arka sıralarda kimse kalmamıştı.
Herkes elinde kağıt kalemi, Saniye Hanım'ı dikkatle dinlemek için ön sıralarda oturma kavgası veriyordu.
Ufak tefek olduğum için, "Kısalar önde oturur oğlum, Milli Eğitim Bakanlığı’nın emri bu bilmiyor musunuz?" diyerek bizim tayfayı atlatıp ön sıraya kurulmuştum.
Can kulağıyla dinliyorduk ama Saniye Hanım, Barış Manço'nun hızlı devirli hali gibi konuşuyordu.
Hocamızın ağzından çıkan herşeyi yazıyorduk.
Hafta boyunca yazdığımız notlardan yeni bir coğrafya kitabı çıkıyordu.
2. coğrafya yazılısına kadar elimizde yüzlerce sayfa not birikmişti.
2. sınavın sonuçları ilkine göre iyi, sınıfı geçmemiz için hala kötüydü.
1'ler 2, 2'ler 3 olmuştu.
Saniye Hanım'a göre; derste her anlattığını değil, üzerinde önemle durduğu ayrıntıları yazmamız gerekiyordu.
Haydaaa!.. Bu iş böyle olmayacaktı.
Saniye Hanım'ın ağzından çıkan herşeyi yazmak yerine, bize puan aldıracak sihirli sözcükleri bulmamız gerekiyordu.
Artık psikopata dönmüştük.
Hocamızın kaş göz işaretinden ve derin nefes alış verişlerinden mana çıkarıyorduk.
"Oğlum bence 3. yazılıda kesinlikle Nijerya'nın bitki örtüsünü soracak..." kehanetinde bulunanın kanıtı, "Görmedin mi, Saniye Hanım Nijerya'yı anlatırken yutkunup durdu." şeklinde oluyordu.
Bu arada bütün muhabbetlerimiz coğrafya olmuştu.
Mithatpaşa Stadı'nın bozuk zeminini And Dağları'na, yağmurlu ve sisli bir havada Ortaköy'ü Londra'ya benzetmeye başlamıştık.
Sonuç itibariyle coğrafyadan kör topal, ikmale kalarak filan geçmiştik ama herbirimiz bir büyükelçi kadar yabancı ülkeleri, bir lise öğretmeni kadar da coğrafyayı bilir olmuştuk.
Saniye Hanım sayesinde ayrıntının önemini kavramıştık.
Bugün Himalayalar'ı, Kongo'yu, Arjantin'i Kadıköy'den ve Eminönü'nden daha iyi biliyorsak bu Saniye Hanım sayesindedir. (Yok yok, çok şanslı kuşaktık çook...)

28 Temmuz 2009 Salı

Politikleşmiş köfteler


Yıl 70’lerin başı... 6 bin nüfuslu küçük kasabamızdan sıksan 2 bin tane oy çıkmaz... Ama bütün siyasi liderler ne yapıp edip seçim gezilerinde bizim kasabaya da uğruyorlardı. Süleyman Demirel’i, Bülent Ecevit’i, Necmettin Erbakan’ı, Alparslan Türkeş’i, Turhan Feyzioğlu’nu, Ferruh Bozbeyli’yi küçük yaşta tanımamın nedeni budur.
Bazen büyük şehirlerde bile miting yapmayan bu liderler minicik Çayeli’ne niye uğruyorlardı? Bizim verdiğimiz 1 oy, 5 tane yerine mi geçiyordu? Yooo!..
Bu arada bir şeyi fark ettim, liderler mutlaka Hüsrev Köfte Salonu’na uğruyorlar. Seçim dönemi dışında bile büyük iş adamları, gazeteciler, askeri erkan, Cumhurbaşkanı, Başbakan, ünlü sanatçılar, futbolcular gelip burada yemek yerlerdi.
Vay uyanık siyasetçiler vaaay, dertleri Çayeli halkına seslenmek değil, o mis gibi köfteden tıkınmak ve dünyada eşi benzeri olmayan kuru fasulyeden lüplenmek.
Geçerken de “Size seslenmeye geldim değerli Çayelililer, beni seçerseniz yaş çay alım fiyatını Amerikan Dolarına eşitleyeceğim...” diye kıtır atıyorlardı bize.
Küçük çocuğum ama o kadar da sazan değilim. Bütün parti bayraklarından birkaç tane biriktirdim. Banka müdürünün oğlu Sezgin’le birlikte Hüsrev Köfte Salonu’nun önüne gidip kamp kuruyoruz. İçeride kim var, Demirel mi? Başlıyoruz Adalet Partisi bayrağını sallamaya... Demirel dışarıda bayrak sallayan bacak kadar sevimli çocukları görünce gülümsüyor tabi. “Alın bağalım içeri çocukları.” Biz hemen hazır kıta içeri dalıp, şap şup elini öpüyoruz. “Aç mısınız çocuklar?” Kikirdiyoruz... Hemen köfte servisi ve bir güzel tıkınıyoruz.
Ertesi gün, Ecevit geliyormuş. Hoop lokantanın önündeyiz ve CHP bayrakları sallıyoruz. Ecevit, “Karaoğlan” diye bağırmamızdan çok duygulanıyor. “Çağırın gelsin çocuklar.” “Akgünlere, Karaoğlan gelecek dertler bitecek” diye diye 1,5 köfte, iki sütlacı mideye indiriyoruz.
Bu arada kaşar politikacılar gibi partilerin seçim programlarını takip eder olduk. Yarın Milli Selamet Partisi’nin mitingi var. Gelsin MSP bayrakları.
Erbakan da bu kadar küçük mümin veletleri görünce kayıtsız kalamıyor tabi. Biz yine yan masada karnımızı parti teşkilatının kasasından doyuruyoruz. Yalnız salondaki garsonlar bizim siyasi oportünistliğimize uyanmaya başladılar.
-Ula siz her gün parti mi değiştureyisunuz?
Bu hikayenin sonu nasıl mı bitti?
O gün iki miting birden vardı. Sabah Cumhuriyetçi Güven Partisi’nin, öğleden sonra da Demokrat Parti’nin. Hem Feyzioğlu hem de Bozbeyli bizimle çok ilgilendi, yanaklarımızı sıktı. Ve rüşvetimiz olan köfteleri lüplendik. Fakat mideler minik tabi. Bir günde iki tane mitingi ve 4 porsiyon köfteyi kaldıramadı. Mide fesadına uğramıştık. Sezgin’le birlikte kusuyorduk… Midem yediğim siyasi köftelerden o kadar bulanmıştı ki, o gün bu gündür hiçbir burjuva partisine oy vermedim.